Paris’in Fakir’i, Hayastan’ın Nubar Ozanyan’ı
Yürü oğlum, durmadan, korkusuzca, Hayat bir mücadele ve yarıştır, Korkma fırtınadan, Savaşmayan, bir ulusa sahip olamaz asla
80’li yılların ikinci yarısıydı sanırım. Paris’teki Fransa Türkiyeli İşçiler Derneği’ne girdiğimde o güne kadar alışık olmadığım bir “tip” ile karşılaşmıştım. Kısacık bir boy, oldukça geniş omuzlar ve omuzlarla ters orantılı incecik bir bel. Boyunun kısalığı yetmezmiş gibi oldukça bol bir gömlek vardı sırtında ve kalın bir kemerle sıkıldığı için büzgülü gibi duran oldukça geniş bir pantolon giymişti altına da. En üstte “kıyafetime değil bana bakın” der gibi pırıl pırıl parlayan bir kafa tamamlıyordu manzarayı.
Sadece kel kafası mı idi parlayan? Değil elbette. Gözleri de pırıl pırıldı, kendisine çok yakışan, ara sıra dudaklarına oturtturduğu o muzip gülüşü de. “Dostum ben sana” der gibi bakıyordu o sımsıcak gözleri, “Hadi ne duruyorsun, gel otursana yanıma... Bir bilsen neler neler var benim çkınımda da.”
Yanına oturup da adının ‘Fakir’ olduğunu öğrendiğimde gülümsemiştim ben de. Bir insana bu kadar mı yakışır adı. Uzun birine Uzun, kısaya Kısa ya da şişmana Şişman isimlerinin takıldığını biliyordum gerçek isimleri deşifre olmasın diye de fakire de Fakir dendiğini ilk defa duymuştum. Üstelik de herkesin fakir olduğu bu ortamda demek ki fakirin de fakiri idi kendisi...
Çok geçmeden anlayacaktım ondaki asıl parıltının aslında altın gibi kalbinden geldiğini ve adına inat zengin mi zengin, bir hayli de renkli bir ruh dünyası olduğunu.
12 Eylül karabasanının bütün hızıyla devam ettiği günler. Ülkeden gelen operasyonların, kayıp haberlerinin birbirini izlediği, binlerce devrimci, demokratın ülkeyi terk edip Avrupa yollarına düşmek zorunda kaldığı kara, kapkara günlerdi o günler.
Paris’te bir vücut geliştirme şampiyonu
Biz Fakir ile sohbeti koyulaştırıp çayımızı yudumlarken girdi içeriye Feridun. Kendisi cezaevi firarisiydi ve içerinin kokusu henüz üzerinden gitmemişti; orada izlediği televizyon programları dahil görüp yaşadığı her şey belleğinde capcanlı duruyordu.
Konu halterden açılınca birden durdu ve sevinçle “Şimdi tanıdım ben seni!” dedi, “Deminden beri düşünüp duruyordum bu yüzü, bu vücudu nereden hatırladığımı. TRT’ye çıkmıştın sen değil mi? Yıllar önce, siyah beyaz yayın döneminde.” Fakir’in biraz mahcup biraz tereddütlü halini görünce ekledi hemen, “Yok çıkmadım deme sakın! Öylesine merakla, öylesine zevkle izlediğim bir programdı ki, o program bugün bile hâlâ aklımda. Sen bizim şu ünlü vücut geliştirme şampiyonumuz değil misin? Nasıl yaptın sen bu vücudu ya gerçekten? Yoldaş olduğumuzu bile bilmiyordum o zamanlar ama öyle sevmiştim ki seni. Bak görüyor musun nereden nereye...”
“Evet, nereden nereye!” diye tekrarladı Fakir de yüzündeki aynı mahcup bir gülümseme ile. “İnan benim de aklımın köşesinden bile geçmezdi bir gün, önderim, kardeşim, dostum okul arkadaşım Orhan Bakır’ı özgürlüğe kavuşturan yoldaşımla karşılıklı oturup çay içeceğim, böylesine güzel bir sohbet yapacağım. Hayat bu işte yoldaş. Bizlere daha neler getirecek, daha neler göreceğiz, kim bilir...”
Gerçekten de vücut geliştirmede Türkiye birincisi, Avrupa üçüncüsüymüş kendisi, kısa boylarda. Bu alanda birçok dünya şampiyonluğu olan Ahmet Enünlü’nün spor salonlarında hem temizlik yaparak hayatını kazanmış hem de işten kalan zamanlarında vücut çalıştırmaları yaparak elde etmişti bu unvanları. Ancak Ermeni kimliği nedeniyle o kadar çok ayırımcılığa uğramış, o kadar çok engelle karşılaşmış, o kadar çelme takılmış ki kendisine, bir yarışma için geldiği Fransa’da, okul arkadaşlarını, yoldaşlarını bulunca bir daha geri dönmemişti, dışarıdan bakıldığında daha da karanlık görünen o 12 Eylül Türkiye’sine.
Aynen yetimhane günlerini aratmayan bir yoksulluk vardır Paris’te de o zamanlar Türkiyeli sürgünler arasında. Ne barınma sorunu halledilmişti ne beslenme. Kalınacak evlerin sınırlı olduğu, insanların derneklerde üst üste kaldığı, günde bir öğün -o da makarna ya da patates idi çoğu zaman- yemeğin zar zor yenildiği günlerde “kedi-köpek maması” yiyerek karşıladığını söylemişti o güçlü kaslarının protein ihtiyacını. Yüzünde ne pişmanlık ne tiksinti; “gerekiyordu yaptım, yine yapabilirim” doğallığında. Hatta “tadı da fena değildi hani” diyerek espri bile yapmıştı. En güçlü yanlarından biriydi onun espri konusu. O kadar ciddi bir yüzle patlatırdı ki espriyi bazen şaşar kalır anlamakta zorlanırdınız.
Çok az konuşurdu. Dernekte genellikle ya bir kenarda çayını yudumlayıp gazeteleri okur ya da pencereden uzun uzun uzun dışarıda akıp giden hayata bakarak derin düşüncelere dalardı.
Kimse onun sadece kendisi için bir şey istediğini görmemişti. Onca yoksulluk içinde olanak yaratmasını bildiği gibi bu olanakları yoldaşları ile paylaşmasını da bilirdi. Devam ettiği halter çalışmalarına hiç yalnız gitmezdi. Muhakkak yanında birkaç kişi ile gider kendisi çalışmasını yaparken kaldıkları yerlerde olanağı olmayan bu arkadaşlarının da duş alabilmelerini sağlardı. Ya da öğlen servislerine yardımcı olduğu restoranlardan hiç eli boş çıkmaz, elinde, en azından üç-beş kişiyi doyuracak yemeklerle arkadaşlarına koşardı. Ya o güzelim Ermeni düğünleri? Arkadaşları ile birlikte gidip bir masa etrafında gönüllerince yiyip içtikleri o Ermeni düğünleri... Ağustos ayında bir dilim karpuza hasret yaşayan gencecik insanlar için ne büyük nimetti.
Doğum yeri Yozgat idi Nubar’ın, 1956 doğumlu. Küçük yaşta annesini kaybettiği için İstanbul’a gelip, dedesi ve halasının yoksul yaşamını paylaşmıştı. Dedesinden dinlediği soykırım hikayeleri ile büyümüştü o. Kederin, çaresizliğin, örgütsüzlüğün dile getirildiği tehcir türküleri ile. Ve öylesine derin izler bırakmıştı ki onun küçücük yüreğinde silahsız Ermenilere reva görülen bu zulüm bu katliamlar.
En çok 1915 Paskalya’sının kana bulanmış olmasına üzülüyor ondan daha da çok da bazı Türklerin, boğazlanan Ermenilere bakıp ‘Bu sene Ermeniler, Paskalya’da kendi kanları ile boyadılar yumurtaları’ demiş olmalarına.
Bu ne duyarsızlık, bu ne vurdumduymazlık, bu ne kendini bilmezlikti böyle.
İçten içe bir hırs, bir kin, bir düşmanlık sarmaya başlamıştı çocuk yüreğini.
Ta ki Orhan Bakır aracılığıyla, İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleri ile tanışıp devrimci fikirlerine benimseyene kadar.
Yine, o gün dernekte, Feridun’un gelişiyle uzayıp giden sohbette öğrenmiştim sanırım onun TKP/ML’nin önder kadrolarından Orhan Bakır ile birlikte (Armenak Bakırcıyan) Üsküdar Bağlarbaşı, Surp Haç Tibrevank Lisesi öğrencilerinden biri olduğunu. Ve kendisi ortaokul sıralarındayken o zamanlar lisede olan Orhan’ın kendilerine roman, öykü, hikâye kitapları vererek ruhlarını da eğitmeye çalıştığını.
Sadece ruhlarını mı? Bilinçlerini de şekillendirecekti Orhan, bambaşka bir dünyanın kapılarını açıverecekti önlerinde. Devrimden bahsedecekti onlara, sosyalizmden, bütün halkların özgürce, kardeşçe yan yana yaşayacağı, herkesin eşit olduğu bambaşka bir dünyadan. Bu dünyayı elbirliğiyle kurmak için ortak bir mücadeleden, bu mücadeleye omuz vermekten... Bundan daha büyük mutluluk olur muydu?
Orhan’ı can kulağı ile dinlese de okuma, yazma ile fazla bir ilgisi yokmuş bizim Fakir’in o zamanlar; spor daha ilginç gelirmiş kendisine. Gel gör ki sadece o değil, sınıfındaki diğer çocuklar da yoksul onun gibi. Zaten, 1915 tehcir ve kırımından kurtulup ülkenin dört bir yanına dağılmış olan yoksul, yetim Ermeni ailelerin çocukların bakım ve eğitimini üstlenmiş, onların kendi dilleri ve kültürlerini unutmamaları için kurulmuş özel bir okulmuş burası.
Kimsede yeni oyuncaklar, yeni kıyafetler alacak para yok. Ne yapsın bizim Fakir, sağda solda atılmış patlak topları bulur, içlerini yine kıyıda köşede bulduğu çaputlarla, kağıtlarla doldurur arkadaşları........
