menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öcalan imgesi ve hegemonya mücadelesi: 12 metrekare

19 0
15.05.2026

Hapishanedeki bir lider olarak Öcalan’ın elimizde bir kare fotoğrafı vardır ve her bir fotoğraf bize bir imge verir. Ama önce zihnimizde beliren bir fotoğraf vardır; burada, ilk bakışta bir tutsak portresi durur: Duvar, demir kapı ve 12 metrekareye hapsedilmiş bir lider.

Burada insan ruhunun en derin paradokslarından birini görselleşir. Kim özgür, kim esaret altında? Epiktetos’un ünlü sözü burada ete kemiğe bürünür: “İnsanları köle yapan zincirler değil, korkularıdır.” Yirmi yedi yıldır burada direnen biri vardır ve o, birilerinin korkuları yüzünden buradadır: Hapishane parmaklıkları bedenini tutsak etmiştir ama bakışındaki o sarsılmaz sükûnet ve bilge otorite, Stoacıların “iç kale” dediği şeyin ta kendisidir. Soru da şudur: Bugün, bu yüzyılda, kaç kişinin bir iç kalesi vardır. Kaç kişi gündelik konforundan, sistemin sunduğu küçük ayrıcalıklardan, maddi güvenceleri için bu kaleyi vermemiştir. Öcalan’ı eleştiren kimseler, hayatlarından bu bağımlılık ilişkileri çıkarılsa geride ne kalacaktır?

Öcalan karşıtlığı devlet için güvenlik, muhalifleri için ideolojik ayrışma üzerinden açıklanır. Oysa mesele ikisi de değildir. Öcalan, Türkiye’de devletin, ulusun ve siyasal meşruiyetin nasıl tanımlandığıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle Öcalan karşıtlığı yalnızca bir örgüte ya da bir lidere yönelik tepki değildir; alternatif bir siyasal öznenin ortaya çıkışına verilen tarihsel ve hegemonik bir cevaptır. Bu iç kalenin toplumsal karşılığı, Gramsci’nin bahsettiği hegemonya alanıdır…

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türkiye’de inşa edilen resmî ulusal anlatı; tek millet, tek dil ve merkezî vatandaşlık fikri etrafında şekillenmiştir. Öcalan ve hareketi de yalnızca silahlı bir yapı olarak değil, ulusal anlatıya alternatif bir tarih, hafıza ve siyasal aidiyet üretme girişimi olarak ortaya çıktı.

Bu nedenle devlet açısından sorun yalnızca güvenlik değildir. Asıl mesele, devletin dışında bağımsız bir siyasal öznesinin oluşmasıdır. Çünkü Öcalan/ hareketi: Alternatif tarih anlatıları, kolektif hafıza, farklı siyasal meşruiyet ve farklı bir aidiyet biçimi üretti.

Öcalan, Nietzscheci iradenin 
somut bir ifadesi olarak bakıyor bize; yüzü Zerdüşt’ün “büyük hapishanede” doğan insanını andırıyor: “Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir” düsturunun somutlaşmış hali gibi duruyor. Lider, fiziksel özgürlüğünü kaybetmiş olsa da, kendi iradesini elinde tutuyor. Parmaklıklar onu küçültmemiş; aksine, onu daha keskin, daha güçlü kılıyor.

Hapishane bedenini disipline etmeye çalışmış, ruhunu şekillendirmeye çalışmış. Ancak bu imgede paradoksal bir tersine çevirme vardır: Hapishane onu “ıslah” edememiş. Tam tersine, o, hapishaneyi kendi karizmasının sahnesine dönüştürmüş. Demir parmaklıklar artık bir engel değil, mitik bir çerçeve haline gelmiş…

Karşısında kim varsa, onun bu direncinden, başını kibrit çöpü yakmış. Öcalan’ın bakışında bir mutluluk var, mutlu bir mahkûm! Karşısındaki absürtlüklerin farkındadır ama ona boyun eğmiyor. Özgürlüğü elinden alınmış yine de özgür bir bilinç olarak kalmış, varoluşçuluğun en radikal zaferini yaşıyor…

Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Hatıralar aklıma geliyor: Oradaki siyasi mahkumlar gibi, Öcalan’da hapishanede gerçek aristokrasinin doğduğuna tanık oluyor. Kimseye boyunlarını eğmemişler, dışarıdaki sahte özgürlükten daha sahici bir otoriteye sahipler… Birinin kardeşi, eşi, dostu, sevgilisi değiller; fikirlerinin sahibiler… Fiziksel ezilmişlik içindeler ama ruhun büyümesine eşlik ediyorlar…

Mandela’nın Robben Adası’ndaki yılları, tam da bu imgenin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hapishane, bazı liderleri yok eder; bazılarını ise efsane yapar.

Demir parmaklıklar, kapılar, yekten bir ada, bürokratik cehennemi çağrıştırırken, Öcalan’ın bakışı Kafka’nın kahramanlarının aksine, teslimiyet değil, meydan okuma içerir. Şunu söyler: Sözü olan konuşsun…

Dört bir yanı dalgalarla sarılmıştır ama fikri ama karizması, iradesi ayaktadır. Hatta bu ada  sayesinde fikriyatı daha net görülür hale gelmiştir. Hapishanedeki lider, şunu söyler: Gerçek iktidar, mekânda değil, ruhtadır.

Dış dünya seni ne kadar daraltırsa daraltsın, iç dünyanı genişletme kapasiten varsa, sen hâlâ büyük bir lidersin.

Öcalan fotoğraflarında üç unsur ön planda duruyor ve birbirini güçlendirerek derin bir anlam katmanı oluşturuyor: Bakış, ışık ve sembol.

Öcalan’ın gözleri, imgenin en güçlü unsurlarıdır. Kararlı ve sakin bir bakışları vardır. Öfke yoktur, çaresizlik yoktur, sadece derin bir bilgelik ve meydan okuma vardır. Barışa da savaşa da var olan bir bakıştır bu… Karşısında da bakış aramaktadır…  Aramak, anlamdır; anlam, tek bir otoriter anlamı reddetmektir, dil ve yorumla, çok sesli, özgür anlamları savunmaktır; eleştirel ve rasyonel olmaktır, olaylara ve durumlara tutarlı, sorgulayıcı ve aklın süzgecinden geçirerek bakmaktır; bu, Sartre’ın “bakış” kavramını tersine çeviriyor. Sartre’da başkalarının bakışı bizi nesneleştirir ve özgürlüğümüzü de çalardı. Burada ise Öcalan, öyle bir bakıyor ki, asıl özgür olan kendisiymiş gibi hissettiriyor. Bakışıyla adayı aşıyor, hatta, izleyiciyi “tutsak” konumuna düşürüyor.

Bu........

© İlke TV