Dünya siyasi tarihinde 19 Mayıs’ın üç yüzü
Tarih bazen yalnızca geçmiş değildir; milletlerin hangi kırılma anlarında yeniden ayağa kalkabildiğinin hafızasıdır.
1649 İngiltere’sinden 1991 Hırvatistan’ına uzanan çizgide Türkiye’nin kalıcı devlet inşası
Tarih bazen yalnızca geçmiş değildir; milletlerin hangi kırılma anlarında yeniden ayağa kalkabildiğinin hafızasıdır.
Bazı tarihler vardır ki, yalnızca bir savaşın, bir devrimin ya da bir bağımsızlık ilanının günü olmaktan çıkar; bir milletin egemenlik anlayışını yeniden tanımladığı tarihsel eşiklere dönüşür. 19 Mayıs da dünya siyasal tarihi açısından böylesi nadir günlerden biridir.
1649’da İngiltere’de monarşinin tasfiye edilerek Commonwealth’in ilan edilmesi,
1991’de Hırvatistan halkının Yugoslavya’dan koparak bağımsızlık yönünde referandum iradesi göstermesi ve nihayet
1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkarak Türk Kurtuluş Savaşı’nın fiili başlangıcını yapması…
İlk bakışta birbirinden tamamen farklı görünen bu üç tarihsel olayın ortak bir noktası vardır: Egemenliğin kaynağını yeniden tanımlama çabası.
Ancak bu üç örnek arasında özellikle biri, yalnızca kendi coğrafyasının değil, modern dünya tarihinin de en köklü dönüşümlerinden birine dönüşmüştür: 19 Mayıs 1919.
Çünkü bu tarih yalnızca bir bağımsızlık hareketi değildir. O gün başlayan süreç, çökmekte olan bir imparatorluğun yerine tamamen yeni bir siyasal meşruiyet modeli koyabilmiş; egemenliği hanedandan alıp millete devredebilmiş ve bunu kalıcı kurumlarla sürdürülebilir hale getirebilmiştir. İşte Türk örneğini diğerlerinden ayıran temel fark tam olarak burada ortaya çıkar.
1649 İngiltere’sine bakıldığında Avrupa tarihinin en sarsıcı kırılmalarından biri görülür. Kral I. Charles idam edilmiş, Parlamento egemenliği savunulmuş ve İngiltere resmen cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu, “kralların ilahi hakkı” anlayışına vurulmuş tarihsel bir darbeydi. Yüzyıllardır Tanrı adına hükmettiğini iddia eden monarşik sistem, ilk kez halk adına hareket ettiğini söyleyen siyasal bir güç tarafından tasfiye ediliyordu.
Bu yönüyle İngiliz deneyimi son derece değerlidir. Modern parlamenter sistemlerin zihinsel altyapısının oluşmasında büyük etkisi vardır. Ancak İngiliz örneğinin temel problemi, egemenliği dönüştürmesine rağmen bunu toplumsal ve kurumsal anlamda kalıcı hale getirememesiydi. Devrim büyük ölçüde ordu, Parlamento ve seçkinler arasındaki bir güç mücadelesi olarak kaldı. Halkın geniş kesimleriyle organik bağ kuramayan bu yapı, kısa süre içerisinde Oliver Cromwell’in askeri otoritesine ve sadece 11 yıl sonra monarşinin geri gelmesi ile sonuçlanmasına neden olmuştur.
1991 Hırvatistan’ı ise başka bir tarihsel........
