İran’ın kuşatmayı aşan ve merkeze dönüşen aklı
Savaşın hakikati, yalnızca fiziksel yıkımın sayısal dökümüyle kavranamaz. Bomba sayısı, vurulan tesislerin envanteri ya da havalanan uçakların istatistiği, çatışmanın yalnızca görüngüsel katmanını oluşturur; asıl olan, bu görüngülerin ardındaki ontolojik gerçekliktir. Savaşın mahiyeti, tarafların ilan ettikleri siyasal ve stratejik hedeflere ulaşıp ulaşamadıklarıyla anlam kazanır. Aksi takdirde, tarihsel tecrübe bize göstermiştir ki, en yüksek ateş gücüne sahip olan taraf, çoğu zaman savaşın nihai hükmünü belirleyen taraf olmamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran'a dayattığı bu son çatışma, klasik anlamda bir askerî operasyondan çok daha fazlasını içermekteydi. Hedef, Tahran'ın balistik füze ve insansız hava aracı kapasitesinin imhası, bölgesel nüfuzunun kırılması, ekonomik olarak boğulması ve nihayetinde Washington'un belirlediği şartlara teslim olmaya zorlanmasıydı. Bu, bir hegemonic savaşın tüm unsurlarını barındıran, varoluşsal bir mücadeleydi.
Peki, bu stratejik hedeflerden hangisi gerçekleşti?
İran, siyasal iradesini muhafaza etti. Devletin özü çözülmedi. Füze ve İHA üretimi sekteye uğratılamadı. Karşılık verme kabiliyeti bertaraf edilemedi. Dahası Tahran, çatışmanın mekânsal sınırlarını kendi topraklarıyla sınırlı tutmayarak, ABD ve İsrail'i askerî, ekonomik, enerji ve lojistik düzlemlerde giderek ağırlaşan bir maliyet girdabına çekti. Daha önemlisi İran uluslararası çapta kritik rol oynayan Hürmüz boğazının kontrolunu ele geçirdi. Saldırganlar, taktik düzeyde belirli noktaları vurmuş olabilirler; ancak ilan ettikleri stratejik amaçlara ulaşamamaları, onların bu savaştaki başarısızlıklarının metafiziksel kanıtıdır. İran ise dünyanın en büyük askerî gücü ve bölgenin en gelişmiş savaş makinesi karşısında egemenliğini, devlet kapasitesini, caydırıcılığını ve karşılık verme iradesini korumayı başarmıştır. Bu, yalnızca direnmek değil; dayatılmış bir savaşta stratejik başarının ta kendisidir.
BİR ÜLKEYİ KUŞATMAK, ONUN KAPILARINI GÖRMEMEKTİR
Hürmüz Boğazı'nın İran tarafından kapatılması ve buna karşılık ABD'nin çaresiz bir şekilde boğazın girişini abluka altına alması, klasik askerî zihin için bir çıkmazı işaret ediyor gibi görünebilir. Oysa bu, coğrafyayı tek bir noktaya indirgeyen indirgemeci bir bakış açısıdır. İran, tarihsel ve coğrafi olarak tek bir kapıya mahkûm edilemeyecek kadar derin bir stratejik ontolojiye sahiptir. Ülkenin jeoekonomik gücü, yalnızca petrol ve doğal gaz üzerinden değerlendirilemeyeceği gibi, stratejik erişimi de yalnızca Hürmüz üzerinden okunamaz.
İran, Fars Körfezi–Hint Okyanusu–Hazar Denizi–Kafkasya–Orta Asya–Anadolu–Güney Asya arasında doğal bir kara ve deniz köprüsü oluşturan ender coğrafyalardan biridir. 15 komşusuyla —7'si kara, diğerleri deniz komşusu— bu ülke, adeta bir kavşağın kavşağıdır. Ağır yaptırımlara rağmen, 2025'in ilk on ayında bu 15 ülkeyle ticareti yaklaşık 60 milyar dolara ulaşmış ve İran'ın toplam ticaretinin yaklaşık yüzde 60'ını oluşturmuştur. Bu, tek bir boğazın kapatılmasıyla felç olabilecek bir ekonominin değil, çok katmanlı bir ticaret ağının göstergesidir.
Bugün Hürmüz'de yaşananlar, İran'ı kuşatma girişiminin ne kadar naif olduğunu gözler önüne sermektedir. Zira İran'ın kuzeyinde Hazar Denizi vardır; Batı donanmalarının erişemediği, kapalı bir iç deniz. Doğusunda ve kuzeydoğusunda Orta Asya'ya açılan kara yolları ve demiryolları uzanır. Batısında Türkiye ve Irak üzerinden Akdeniz'e ve Avrupa'ya uzanan koridorlar mevcuttur. Güneydoğusunda ise Çabahar Limanı, Hürmüz'e bağımlı olmadan doğrudan Umman Denizi'ne açılan stratejik bir kapıdır. Bir başka deyişle, ABD ve İsrail'in güneyden kurduğu baskı, Tahran'ı kuzeyden, doğudan ve batıdan kendine yeni yollar açmaya itmiştir. Bu, kuşatmanın kuşatılanı merkez hâline getirdiği diyalektik bir süreçtir.
KUZEY–GÜNEY KORİDORU: ÇEYREK ASIRLIK BİR STRATEJİK AKLIN VÜCUT BULMASI
İran'ın bu çok boyutlu erişim kabiliyetinin en somut ifadesi, Kuzey–Güney Uluslararası Ulaştırma Koridoru'dur (INSTC). Bu proje, bugünkü savaş koşullarında bir can simidi olarak ortaya çıkmış değildir; aksine, 21. yüzyılın başında, uzun vadeli stratejik öngörünün ürünü olarak doğmuştur.
Anlaşma, 12 Eylül 2000 tarihinde Rusya, İran ve Hindistan arasında St. Petersburg'da imzalanmıştır. Temel amaç, Rusya'yı Hazar ve İran üzerinden Fars Körfezi, Umman Denizi ve Hindistan'a bağlamak; böylece St. Petersburg–Moskova–Astrakhan hattını İran üzerinden Bender Abbas ve Çabahar'a, oradan deniz yoluyla Hindistan'a uzanan yaklaşık 7.200 kilometrelik çok modlu bir ulaştırma ağına dönüştürmektir. Bu proje, Rusya'nın geleneksel Avrupa merkezli lojistik sistemine bağımlılığını azaltmayı ve ticaret coğrafyasını Güney ile Doğu Asya'ya çevirmeyi amaçlamaktadır.
İran ise bu projenin coğrafi kilididir. Rusya'nın Hint Okyanusu'na karadan ulaşmasının en kısa mantıklı güzergâhı İran'dan geçmektedir. İran açısından ise bu koridor, ülkeyi yalnızca bir enerji üreticisi olmaktan çıkararak Rusya–Kafkasya–Orta Asya ile Hindistan ve Körfez arasında bir transit merkez hâline getirmektedir. Bugün bu koridorun üç ana güzergâhı bulunmaktadır:
1. Batı Kolu (Demiryolu ekseni): Rusya → Dağıstan → Azerbaycan → Astara → Reşt → Kazvin → Tahran → İran'ın güney limanları. Bu hattın önündeki en büyük engel, uzun süredir Reşt–Astara demiryolunun eksik olmasıydı. Yaklaşık 162 kilometrelik bu kritik hat, tamamlandığında İran'ın demiryolu sistemini Azerbaycan üzerinden Rus ağına kesintisiz bağlayacak ve uzun vadeli kapasitesiyle yıllık........
