Fail travması ve failin mağdura borcu: Suçun kabulü…(3)
Affetmek tanrıya mahsustur… Bağışlama ve mutlak güç…
Tek tanrılı dinlerin bazı kurucu anlatıları da baba, otorite, itaat ve kurban arasındaki ilişkiyi düşünmek için önemli malzemeler sunar. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye yöneldiği anlatıda nihai otorite Tanrı’dır: Canı veren ve gerektiğinde geri isteyebilen mutlak otorite. Baba ise başlangıçta bu buyruğun taşıyıcısıdır. Fakat bıçağı çocuğun boynuna dayadığı anda ilginç bir dönüşüm gerçekleşir: O anda çocuğun yaşamı ve ölümü üzerinde karar verebilen kişi olarak baba, mutlak otoritenin yeryüzündeki temsilcisine dönüşür. Çocuğun karşısında öldürme hakkına sahipmiş gibi duran somut otorite artık babadır. Tam da bu noktada Tanrı yeniden anlatıya müdahale eder. Kurbanı durdurur ve çocuğun yerine kurban edilmek üzere bir koç gönderir. Böylece babaya verilmiş gibi görünen öldürme yetkisini geri alır ve mutlak otoriteyi yeniden kendi üzerinde toplar. Fakat bunu bu kez öldürme üzerinden değil, bağışlama üzerinden gerçekleştirir. Çünkü bağışlayabilmek de gücün bir biçimidir; hatta ancak cezalandırma ya da öldürme imkânına sahip olduğu düşünülen kişi gerçekten “bağışlayabilir”. Bağışlama, bu anlamda gücün ortadan kalkması değil, tersine gücün kullanılmadan gösterilmesidir.
Anlatının yan damarlarından biri belki de tam burada belirginleşir: Öldürme kudreti kadar, öldürmeme ve bağışlama kudreti de mutlak otoriteye aittir. Baba bıçağı tutabilir, fakat bıçağın inip inmeyeceğine son kertede karar veremez. Böylece Tanrı yalnızca “canı isteyen/alan” değil, aynı zamanda “canı bağışlayan” olarak yeniden mutlak otorite konumuna yerleşir. Çocuğun yaşamı babaya ait değildir; babanın kendisi de daha büyük bir otoritenin hükmü altındadır…
Babanın kesme ya da kestirme gücü; hatta buna hakkı olduğuna dair kültürel kabul.
Bazı psikoanalitik yorumlar sünneti sembolik kastrasyon ve baba otoritesiyle ilişkilendirir. Bu okumada çocuk öldürülmez; onun bedenine, özellikle de erkekliği ve fallik bütünlüğü temsil eden organa kalıcı bir işaret bırakılır. Sünnet sembolik ve temsili kurban ritüeldir yani… Çocuğun dünyasında babanın gücü aynı zamanda fallik bir güç olarak yaşanabildiğinden, sünnet yalnızca bedensel bir müdahale değil, kuşaklar boyunca aktarılan dinsel, toplumsal ve ataerkil otoritenin bedene yazılması olarak da yorumlanabilir. Bu perspektiften bakıldığında sünnet, çocuğun bedeninde babanın, dinin ve kutsalın otoritesinin bıraktığı kalıcı bir izdir. Baba ortadan kaybolmamıştır; yasa olarak, gelenek olarak, kutsal olarak ve nihayet çocuğun kendi bedeninde taşıdığı bir işaret olarak yaşamaya devam eder.
Hatta şöyle de söylenebilir: Sünnet, yalnızca geçmişte gerçekleşmiş bir kesme eyleminin izi değil, otoritenin kalıcı tehdidinin de simgesidir. Babanın elindeki bıçak bir kez kullanılmıştır; fakat bıraktığı iz, onun gerektiğinde daha fazlasını yapabilecek güce sahip olduğu mesajını da taşır. Böylece tehdit artık dışarıdan sürekli tekrarlanmak zorunda değildir; bedenin üzerinde taşınan işaret, otoritenin hatırlatıcısına dönüşür.
Mağdurların Sessizliği ve Dönüşen Travmalar
Travma yaşayanlar, travmayı hatırlamaktan kaçınırlar; çünkü anımsamak, travma anında yaşanan negatif ve yoğun duyguları yeniden yaşamak demektir. Travmaya dair bir suskunluk ve felç olma hâli vardır. Travmayı hatırlamak, sonsuz bir çaresizlik ve güçsüzlük duygusu yaratır. Korku, hâkim duygu olur. Travmayı yaşayanlar, genellikle birilerinin yardımıyla o anı anımsar ve çoğu kez birilerinin yardımıyla faille mücadele ederler. Fail/mağdur arasındaki güç dengesi failin lehineyse, mağdur faille karşılaşmaktan kaçınır; çünkü faille karşılaşmak, travma anına ait bir yaşanmışlıktır da. Anımsamak/karşılaşmak, utanma ve korkudan ötürü travmanın yenilenmesi (Retraumatisierung) tehlikesini doğurur. Bu nedenle, işkence görenlerde ve tecavüze uğrayanlarda genelde bir sessizlik hâli vardır. Travma, insanın insana dair anlamlandırmalarının dışında bir yerde olduğundan anlatılamaz, sembolize edilemez ve soyutlanamaz. Bu durum, travmayı anlatmayı ve göstermeyi zorlaştırır.
İkincil travma, travmatik olayı bizzat yaşamayan kişilerin, başkalarının yaşadığı travmaya tanıklık etmeleri, onu dinlemeleri, görmeleri ya da travmatik anlatılarla yoğun biçimde karşılaşmaları sonucunda yaşadıkları ruhsal etkilenmedir. Burada kişi olayın doğrudan mağduru değildir; ancak başkasının acısıyla kurduğu temas, onda da travmatik belirtilere ve duygusal yüklenmeye yol açabilir. İkincil travma yaşayanlar için protesto etmek, sesini yükseltmek ve adalet aramak daha yapılabilir bir şeydir. İşkenceyi protesto edenler, işkenceyi yaşayanlarla empati kurabilenlerdir. Bu insanların varlığı, travma geçirenlere cesaret verir. Travma anının yalnızlığı ve terk edilmişlik hâli olmadığından, travma geçirenler de bu protestolara katılabilirler. Ayrıca, ideolojik olarak travmasını faili mahkûm etmek amacıyla bir mücadele aracına dönüştürmek isteyenler de ses çıkarabilirler. Travma geçirmiş bazı insanlar, kendi travmasını kendilerine yabancılaştırarak ve böylece travmaya mesafe koyarak bu durumu seslendirebilir. Mesela utanma duygusunun yoğunluğundan dolayı, taciz gören insanlar başkalarının tacizine itiraz ederken kendi acılarını da bu protestoya katarlar.
Reel olayla, anlatılan ve anımsanan olaylar arasında fark vardır. Hiçbir şey yaşandığı gibi anımsanmaz. Bu, yaşanan bir gerçeklik ile anlatılarak oluşturulan kurgusal bir gerçeklik olduğu anlamına gelir. Kolektif travmalarda mağdur ve fail farklı anımsarlar. Fail anımsarken suçluluk duygusundan ve sorumluluktan kaçınan bir eğilim gösterir ve inkârcı bir yol izleyebilir. İşte bu eğilim başka bir anlatıyı doğurur: failin mağdur ama kahraman anlatısı… Hiçbir insan fail ya da mağdur doğmuyor ve bebeklerde gözlemlenen evrensel bir olgu var: Bir bebek başka bir bebeğin ağladığını duyduğunda, kendisi acı çekmese de ağlamaya başlıyor. Yani bebeğin, acı çeken insanla duygularını paralelleştirme, empati eğilimi var. Merhamet, empati, duygusal yakınlık… Zamanla çocuklar bu özelliğini yitiriyor… Başka bir eğilim de şu: Güçlü birinin zayıf birine orantısız güç kullanımını gören/bilen insanlar, zayıftan yana olmaya meyilliler. Yani yetişkin biri küçük bir çocuğu zalimce dövdüğünde veya yere düşmüş birine tekme tokat vurulduğunda, insanlar zayıfla duygusal yakınlık kurup güçlüye karşı tutum alıyorlar. İşte bu insani tavırlar, faili kendi anlatısı için (zulmünü gizlemek için) bir mağduriyet bulmaya itiyor. "Başlangıçta ben mağdurdum ve savunma amaçlı işler yaptım." Zalim ve fail, genelde fail ve zalim olarak tanımlanmak istemiyorlar. Burada "başlangıç mağduriyeti"/"birincil mağduriyet" olarak adlandıracağım bir şey oluyor: "Başlangıçta asıl mağdur bendim." İşte anımsamada genelde bu mağduriyete vurgu yapılıyor. Fail suçunu kabul etmiyor; çünkü failin suçunu kabul etmesi, kendi kişiliğinin bir parçası yaptığı, kendisiyle özdeşleştirdiği anlatının ve kişilik özelliklerinin de yok edilmesi demek. Bu, ilk bakışta "psikolojik ölüm" gibi bir şey. İşte bu durum faili en çok korkutan şey. Fail bir dönem sonra failliği kimliğine ekliyor; mazlumluk üzerine kurulu bir kahramanlık (kahramanlık çoğu kez bir zulmü anlatır) kimliği ediniyor ve mazlumluk manzumesi olan bir fail kültürü oluşturuyor. İşte bu kültürde büyüyenler, bu kültürü de benimsiyor/kendilerine ekliyorlar. Anne/babayla özdeşleşirken aslında faillik de içselleştiriliyor. Bu, o insanların en olağan, en normal hâli oluyor. Her kimliğin bir de gölge, anlatılmayan, gizlenen yanı var… İşte hiçbir insan sadece sergilediği, anlattığı şey değildir. Her insan bilinen kimliğinden daha fazlasıdır. Bu "fazla" da zaten "gizlenen, kaçınılan, bastırılan" yandır. Kısacası ötekinin, mağdurun, düşman bilinenin eklenmediği, dışarıda tutulduğu her anlatı eksiktir ve yanıltıcıdır. Her failin kimliğinde/kültüründe eksik bir mağdur anlatısı/hikâyesi, her mağdurun da hayatında kaçınılmaz olarak bir fail ve faile dair izler var… Bunları faile anlayış gösterelim bağlamında ve ikna etmek için yazmıyorum… Fail hâlâ güçlüyse, failin düşünce ve........
