İnsan ne zaman kendi patronuna dönüştü?
Kapitalizm eleştirisi uzun süre fabrikalar üzerinden yapıldı. Duman tüten bacalar, uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve görünür sömürü ilişkileri…
Bu görüntüler yanlış değildi. Marx’ın yaşadığı dönemin kapitalizmi gerçekten de büyük ölçüde böyle işliyordu. İşçi emeğini satıyor, sermaye ise bu emekten artı değer elde ediyordu. Sömürü görünürdü. Patron belliydi. Fabrika belliydi. Çatışmanın tarafları büyük ölçüde açıktı.
Bugün ise farklı bir dünyada yaşıyoruz. Fabrikalar hâlâ var, emek sömürüsü hâlâ sistemin merkezinde duruyor; ancak kapitalizmin çalışma biçimi önemli ölçüde değişti. Artık sistem yalnızca insanların emeğini değil, kişiliğini, zamanını, dikkatini ve hatta arzularını da üretim sürecinin parçası haline getiriyor. Bu nedenle günümüz kapitalizmini anlamak için yalnızca ekonomiye değil, insanın iç dünyasına da bakmak gerekiyor.
Belki de çağımızın en ilginç çelişkisi burada ortaya çıkıyor. İnsanlar tarihte hiç olmadığı kadar özgür olduklarına inanıyor. Kendi kariyerlerini seçebiliyorlar. Kendi hayatlarını planlayabiliyorlar. Kendi tercihlerini yapabiliyorlar. Fakat aynı insanlar, tarihte hiç olmadığı kadar yoğun bir performans baskısı altında yaşıyor. Sürekli gelişmeleri, sürekli görünür olmaları, sürekli üretmeleri ve sürekli kendilerini kanıtlamaları bekleniyor.
İlk bakışta bunda garip bir şey yokmuş gibi görünüyor. Sonuçta çalışmak ve gelişmek insan hayatının doğal parçalarıdır. Ancak mesele burada başlamıyor, tam tersine burada gizleniyor.
Marx’ın yabancılaşma teorisi, işçinin ürettiği ürüne yabancılaşmasını anlatıyordu. İşçi üretim sürecinin yalnızca küçük bir parçasına hâkimdi ve ortaya çıkan ürün üzerinde hiçbir kontrolü yoktu. Bu nedenle kendi emeği ona ait olmaktan çıkıyordu. Bugün ise........
