menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir hikaye mümkün mü?

16 0
26.07.2026

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması, yeni Türkiye devletinin uluslararası alanda tanınmasını sağlayan diplomatik bir belge değildi sadece. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıkan yeni siyasal düzenin en önemli kurucu metinlerinden biriydi.

Aradan yüzyılı aşkın bir zaman geçti. Bu süre boyunca Türkiye’de Lozan üzerine sayısız tartışma yapıldı. Kimileri onu Cumhuriyet’in tartışılmaz tapu senedi olarak gördü, kimileri ise Kürtlerin ve bölgenin diğer halklarının haklarını yok sayan tarihsel bir kırılma olarak değerlendirdi.

Lozan’ı kutsamadan ve bütünüyle mahkum etmeden, onu tarihsel bağlamı içinde yeniden okumaya, resmileşen sınırlar içinde nasıl bir siyasal ve toplumsal  düzen kurulduğunu ve bu düzenin Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında sürdürülebilir olup olmadığını tartışmaya çalışacağım.

Çünkü bugün Türkiye’de konuşulan barış arayışı, demokratik cumhuriyet tartışmaları ve yeni bir toplumsal sözleşme ihtiyacı, bunu yeniden gündeme getirdi. Lozan’ın imzalandığı dönemi anlamadan bugünkü tartışmaları anlamak zor.

Lozan’ı bugün, imza altına aldığı kararların ardından Cumhuriyet’in nasıl inşa edildiği bağlamında değerlendirmenin faydalı olacağına inanıyorum.  Çünkü 1923’ten sonra yaşanan gelişmeler, Lozan’ın kendisinden çok daha derin sonuçlar doğurdu.

Lozan sonrasında yaşananları antlaşmanın doğal sonucu olarak okumak, tarihin karmaşık akışını basitleştirmek olur. Çünkü Lozan bir çerçeve çizmişti, o çerçevenin nasıl doldurulacağı ise büyük ölçüde Cumhuriyet’i kuran siyasal kadroların tercihleriyle belirlendi.

Daha basit söylersem; bugün “Lozan paradigması” denildiğinde tartışılması gereken 24 Temmuz 1923’te imzalanan metnin üzerine inşa edilen siyasal ve hukuksal düzen.

Başka bir ihtimal vardı, olmadı…

Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarına bakıldığında bambaşka bir ihtimalin de var olduğu görüyoruz.

23 Nisan 1920’de açılan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, sonraki dönemlerle karşılaştırıldığında oldukça çoğulcu bir karakter taşıyor. Bu Meclis’te Anadolu’nun farklı bölgelerini ve topluluklarını temsil eden isimler de yer alıyordu. Diyarbakır’dan Bitlis’e, Van’dan Siirt’e kadar pek çok vilayetten seçilen Kürt mebuslar, yeni devletin kuruluş sürecinin doğal aktörleri olarak kabul ediliyordu.

Daha da önemlisi, dönemin siyasal dili bugünkü resmi söylemden belirgin biçimde farklıydı. Mustafa Kemal’in Meclis konuşmalarında ve dönemin çeşitli belgelerinde sık sık “Türkler ve Kürtler” ifadesi kullanılıyor, “Milli Mücadele” iki halkın ortak direnişi olarak tanımlanıyordu. Bu yaklaşımın yalnızca savaş yıllarına özgü pragmatik bir dil olduğu ileri sürülebilir ancak aynı dönemde kabul edilen 1921 Anayasası, bu siyasal atmosferin hukuki izlerini de taşıyordu.

Cumhuriyet tarihinin en kısa anayasal metni olan 1921 Anayasası, bugünkü anlamda liberal ya da çoğulcu bir anayasa değildi. Ancak dönemi açısından dikkat çekici bir özelliğe sahipti. Yerel yönetimlere geniş bir hareket alanı tanıyor, vilayetlerin kendi işlerini seçilmiş meclisler aracılığıyla yürütmesini öngörüyordu. Bu nedenle anayasa hukukçularının önemli bir bölümü, 1921 Anayasası’nı Cumhuriyet tarihinin en adem-i merkeziyetçi metni olarak değerlendirir.

Bugün “yerel demokrasi”, “yerinden yönetim” ya da “demokratik katılım” üzerine yapılan tartışmaların tarihsel referanslarından biri olmasının nedeni de budur.

Ancak bu çizgi uzun ömürlü olmadı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra devletin kurumsal yapısı hızla merkezileşmeye başladı. 1924 Anayasası, yeni devlet teşkilatını düzenleyen teknik bir metin değildi çünkü. Aynı zamanda yeni Cumhuriyet’in hangi siyasal anlayış üzerine yükseleceğini de ortaya koyuyordu.

Yerel yönetimlerin yetkileri daraltıldı, idari yapı merkezileştirildi ve vatandaşlık........

© İlke TV