menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ekolojik yıkım cinsiyetsiz değil

28 0
17.09.2026

Kasım ayında dünyanın ekoloji gündemi Antalya’ya taşınacak. COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da yapılacak. İklim finansmanı, emisyon azaltımı, fosil yakıtlardan çıkış, uyum ve kayıp-zarar mekanizmaları bir kez daha müzakere masalarında olacak. Ancak iklim krizini yalnızca atmosferdeki karbon miktarı üzerinden konuşmak, krizin toplumsal yüzünü görünmez kılıyor.

Çünkü iklim krizi herkesi aynı biçimde etkilemiyor.

Bir sel geldiğinde herkesin evi aynı yerde değil. Kuraklık başladığında herkesin suya ulaşma imkânı aynı değil. Gıda fiyatları yükseldiğinde herkesin geliri aynı değil. Elektrik faturası arttığında herkesin bütçesi aynı değil. Bir afet nedeniyle yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan herkes aynı şiddet ve sömürü riskiyle karşılaşmıyor.

Ekolojik yıkım yeni eşitsizlikler yaratırken mevcut eşitsizliklerin üzerinden ilerliyor. Sınıfsal eşitsizlikler, toplumsal cinsiyet ilişkileri, mülkiyet yapısı, bakım emeğinin dağılımı, göçmenlik statüsü, engellilik ve yaş, krizin kimin hayatına ne kadar ağır düşeceğini belirliyor.

Bu nedenle ekolojik adalet ile toplumsal cinsiyet adaletini birbirinden ayırmak mümkün değil.

Krizin görünmeyen faturası: bakım emeği

Ekolojik yıkımın belki de en az konuşulan sonuçlarından biri bakım emeğindeki artış.

Bir evde su kesildiğinde suyu kim buluyor, taşıyor, depoluyor? Gıda pahalandığında daha ucuz malzemelerle ailenin karnını doyurmak için daha fazla zamanı kim harcıyor? Yaşlılar sıcak hava dalgasından etkilendiğinde onlarla kim ilgileniyor? Okullar kapanır, sağlık hizmetlerine erişim zorlaşır ya da aileden biri hastalanırsa ortaya çıkan ek bakım yükünü kim üstleniyor?

Sadece Türkiye’de değil, dünyada cevap büyük ölçüde kadınlar.

UN Women verilerine göre kadınlar ve kız çocukları ücretsiz bakım ve ev işlerine erkeklerin yaklaşık iki buçuk katı zaman ayırıyor. İklim krizi ise su kıtlığı, hastalıklar, gıda güvencesizliği ve kamu hizmetlerindeki kesintiler aracılığıyla bu yükü daha da büyütüyor. Evinde su bulunmayan hanelerde su toplama işinin kadınlar ve kız çocuklarının üzerinde olduğu hanelerin oranı onda yediye ulaşıyor.

Bu nedenle bakım emeği meselesi iklim politikasının kenarında duran bir “kadın meselesi” değil. Ekonominin, sosyal politikanın ve iklim uyumunun merkezindeki meselelerden biri.

Kadınların iklim krizine karşı “doğal olarak daha kırılgan” olduklarını söylemek de maalesef hiçbir şeyi açıklamıyor. Kırılganlığı yaratan kadın olmak değil; gelirden, mülkiyetten, güvenceli istihdamdan, kamu hizmetlerinden ve karar alma süreçlerinden eşitsiz biçimde pay almak.

Afetler eşitsizliği görünür hale getiriyor

Türkiye bunun ne anlama geldiğini çok yakın zamanda gördü.

6 Şubat depremleri iklim kaynaklı bir afet değildi. Ancak afetlerin toplumsal cinsiyet açısından nötr olmadığını çok açık biçimde gösterdi.

UNFPA’nın depremin ikinci yılında yayımladığı rapora göre, 2025 başında en ağır etkilenen bölgelerde hâlâ yaklaşık 1,6 milyon kişinin desteğe ihtiyacı vardı. Bunların 416 bini üreme çağındaki kadın ve kız çocuklarıydı, yaklaşık 22 bin 800 kadın hamileydi. Konteyner alanlarında mahremiyet,........

© İlke TV