menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Arzu Alkan Ateş yazdı: Kadın Duyarlılığı

27 151
24.09.2026

Canlı Yayın Tekrarları

Popüler Kültür Tiyatro Sinema Müzik

Popüler Kültür Yazarlar

Arzu Alkan Ateş yazdı: Kadın Duyarlılığı

AA Arzu Alkan Ateş · 24 Eylül 2026 • 6 Dakika 47 Saniye · 0 yorum

Bir okur olarak listemdeki kadın yazarların sayısı bundan yirmi yıl önce maalesef çok değildi. Leyla Erbil, Sevim Burak, Tomris Uyar, Selçuk Baran, Nezihe Meriç, Gülten Akın, Nilgün Marmara, Sevgi Soysal, Tezer Özlü, Füruzan… Türk kadın yazar ve şairler içinde okuduğum dillerine, anlatımlarına hayran kaldığım yazarlardı.  El te bu yazarların eserleriyle tanışmam ancak üniversite yıllarında ve daha sonraki yıllarda yaptığım okumalar sayesinde mümkün oldu. Kendilerini var etmek için edebiyatı seçmiş olmaları ve erkek yazarların egemen olduğu bir ortamda verdikleri mücadele takdire değerdi. Bununla birlikte  her biri bir dil ustasıydı. Yazmakla kalmayıp edebiyatta çığır açmayı başarmıştılar. Bu topraklar nice kadın anlatıcıya ev sahipliği yaptı. Ninelerimizin, annelerimizin anlattığı masallarla, hikâyelerle büyümedik mi? Onların dilindeki büyü hayal gücümüzü beslemedi mi? Anlatmak bir ihtiyaçtı. Ve kuşaklar arasındaki bağ bu adsız anlatıcılarla kuruldu. Hiçbirinin ismi edebiyat tarihinde anılmasa da kalplerimizdeki yerleri bâkiydi. Modern dünya kendi kadın anlatıcılarını yarattı. Onlar ninelerinden, annelerinden el almıştılar. Anlatmanın büyüsüne kapılmıştılar bir kere. Ve anlatılanın… Bir sorun vardı. Yeni teknikler, yeni beceriler edinmeliydiler.  Erkeklerin başat olduğu bir ortamda kendi dillerini yaratarak seslerini duyurmalıydılar. Öyle de yaptılar. Her biri bir ses oldu. Onların sesi yazmaya hevesli,  yeni yetme bir edebiyat sever olan bana kadar ulaştı. Ve o ses hem hayranlık hem bir korku yarattı bende. Leyla Erbil’in Cüce’sini, Hallaç’ını, Sevim Burak’ın Yanık Saraylar’ını  ilk  okuduğumda duyduğum hayranlığa  büyük bir umutsuzluk da eklendi. Asla onlar kadar iyi yazamayacaktım. O zaman yazmanın bir anlamı yoktu. Bu kaçışın en önemli nedeni  gereksiz yer işgal etmekten çekinmemdi. Ama içinize yazmak kurdu girmişse, döner dolaşır, masanın başına yeniden oturursunuz.  Nezihe Meriç’in, Tomris Uyar’ın hikâye anlatma biçiminden, Gülten Akın’ın dili kullanma becerisinden, Nilgün Marmara ve Tezer Özlü’nün samimiyetinden etkilenir, ama kendinize şöyle dersiniz, kendi sesini bulmalısın! Yazdıklarınızı yırtar atarsınız. O kurt yok mu? İçinize girmiştir bir kere. Yeniden yeniden denersiniz. Ta ki kendi sesinizi duyana kadar. Yazma serüvenimde adını saydığım kadın yazarların bana en büyük katkısı şuydu: İnanmak. Vazgeçmemek. Koşullar ne olursa olsun yazmayı bırakmamak. El te birkaç cümleye yaşadığım sancıları sığdırmam mümkün değil. Ve daha kaç fırın ekmem yemem gerekiyor kim bilir? İyi ki  diyorum yolun başında  onlarla tanıştım. Edebiyatın duyguları kağıda dökme işinden çok daha fazlası olduğunu onlardan öğrendim. Usta çırak ilişkisi de denilebilir bu duruma. Ne yazık ki hiçbiriyle tanışma fırsatım olmadı. Karşılarına geçip de onlara duyduğum sevgiyi ve hayranlığı dile getiremedim. Birçoğu zaten erken göçtüler.  Derken üniversite yıllarında bir yazar hocam oldu.  Nazan Bekiroğlu’nun o yıllarda Nun Masalları adlı hikâye kitabı çıkmıştı. Ayrıca  haftada  bir, ulusal bir gazetede denemeleri yayımlanıyordu. Hep şunu düşündüm, bizlere belagat anlatan,  günlük hayatın hay huyuna kapısını kapatarak odasına çekilen Nazan Bekiroğlu bu güzel hikâyeleri yazma gücünü nereden buluyordu. Yani yazar fildişi kulesinde yaşamak zorunda değil miydi? Teşbih sanatının öğelerini biz öğrencilerine anlattıktan sonra kendine çekilip en güzel teşbihleri kurabiliyordu. Ama........

© Edebiyat Burada