Muhabbet siyaseti ve “rû bi rû”
Belki de çağımızın en derin siyasal krizlerinden biri, artık birbirimizle konuşmaktan çok birbirimiz hakkında konuşuyor oluşumuzdur. İnsanların birbirleriyle konuşmayı giderek unuttuğu bir çağda yaşıyoruz. Burada konuşmaktan kastım, yalnızca gündelik iletişimi sürdürmek, bir fikri karşı tarafa aktarmak ya da bir tartışmada kendi pozisyonumuzu savunmak değil. Çok daha basit, ama tam da bu sadeliği yüzünden zor olan bir eylemden söz ediyorum: muhabbet etmekten.
Gündelik dilde sıradan bir sohbeti anlatmak için kullanılan “muhabbet” kelimesi, aslında bu yüzeyselliğin çok ötesinde anlamlar taşır. Muhabbet, insanın başka bir insanla aynı söz alanını paylaşmasıdır. Bir başkasına kendini açmak, onu etkin biçimde dinlemek, söylediklerinin bizde bir karşılık bulmasına izin vermek ve en önemlisi karşımızdakini gerçekten bir “muhatap” olarak kabul etmektir. Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: Birbirimizle yeniden muhatap olabilmek.
Çünkü günümüzdeki toplumsal ve siyasal sorunların önemli bir bölümü yalnızca fikir ayrılıklarından doğmuyor. Asıl kriz, artık birbirimizi dinlemiyor oluşumuzda yatıyor. Karşımızdakinin ne söylediğini anlamaya çalışmadan önce onun hangi kimliğe, hangi siyasi görüşe veya hangi gruba ait olduğunu belirliyor ve ilişkimizi bu etiketler üzerinden kuruyoruz. Böylece karşımızdaki insan olmaktan çıkıyor, zihnimizde yarattığımız ve temsil ettiğini düşündüğümüz bir soyutlamanın parçasına dönüşüyor. İnsanla değil, zihnimizde kurguladığımız o temsille konuşuyoruz.
Esasen tam da bu noktada muhabbetin politik anlamı beliriyor. “Muhabbet siyaseti” derken, siyasetin yerine sohbeti koymayı ya da karmaşık toplumsal sorunların birkaç insanın bir araya gelip konuşmasıyla çözüleceğini iddia etmiyorum. Böyle bir yaklaşım hem gerçekçi olmaz hem de siyasetin yapısal boyutlarını gözden kaçırır. Devlet, hukuk, iktidar ilişkileri, ekonomik eşitsizlikler ve tarihsel travmalar yalnızca konuşarak ortadan kalkacak meseleler değil elbette. Ancak bütün bu yapısal sorunların çözümünü mümkün kılacak toplumsal zeminin en temel harcı, insanların birbirlerini yeniden muhatap kabul edebilmesinde yatıyor.
Bu açıdan bakıldığında, Kurmancî olan “rû bi rû” (yüz yüze) ifadesi, muhabbet siyasetinin felsefi ve toplumsal zeminini derinleştiren kadim bir karşılaşma biçimi sunuyor bizlere. Rû bi rû olmak, fiziksel bir yan yana duruşun ötesinde; iki insanın tüm önyargılarını, siyasal etiketlerini ve mesafe koyan zırhlarını bir kenara bırakarak doğrudan, birinci şahıs olarak bir araya gelmesini ifade eder. Siyasetin soyutlaştırıcı dili insanları gruplar ve kategoriler üzerinden tanımlarken, rû bi rû bir insanı soyutlamanın sınırlarına çarptırır ve karşımızdakinin canlı, somut ve biricik varlığını görünür kılar.
Martin Buber, insanın dünyayla ve diğer insanlarla kurduğu ilişkiyi “Ben-Sen” ve “Ben-O” ayrımı üzerinden kavramsallaştırır. “Ben-O” ilişkisinde karşımızdaki kişi, hakkında bilgi sahibi olduğumuz, tanımladığımız, sınıflandırdığımız ve nesneleştirdiğimiz bir şeydir. Oysa “Ben-Sen” ilişkisinde, tıpkı rû bi rû bir karşılaşmada olduğu gibi, ilişkinin niteliği değişir. Karşımızdaki artık hakkında konuştuğumuz bir nesne değil, doğrudan kendisine yöneldiğimiz bir “Sen”dir. Buber’in gösterdiği üzere insan tek başına var olan soyut bir birim değil, ilişkileri içinde insanlaşan bir varlıktır. “Ben” dediğimiz özne, ancak bir “Sen” ile kurduğu ilişki içinde anlam kazanır. Dolayısıyla gerçek bir karşılaşma, tarafların aynı fikirde olmasıyla ya da aynılaşmasıyla değil, birbirlerini karşılıklı olarak tanımasıyla, duymasıyla ve görmesiyle başlar.
Bu düşünceyi gündelik siyasete taşıdığımızda bariz fakat hayati bir sonuçla karşılaşırız: Bir insan hakkında konuşmakla o insanla konuşmak (rû bi rû) aynı şey değildir. Modern siyaset çoğu zaman insanları kategoriler üzerinden konuşmayı sever. Kürtler, Türkler, kadınlar, göçmenler, dindarlar ya da........
