Türk aydınlanması
Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
NEDEN TÜRK AYDINLANMASI?
Peki, biz neden 12. ve 16. yüzyıllar arasını “Türk Aydınlanması” veya “Türk Rönesansı” olarak adlandırıyoruz? Bu sadece kronolojik bir isim verme çabası değildir. Bizim “Yol Erenleri” dediğimiz; Hallacı Mansur’dan Yunus Emre’ye, Seyyit Nesimi’den Fuzuli’ye, Pir Sultan Abdal’dan Şeyh Bedrettin’e kadar uzanan o devasa fikir ve gönül insanları, bu toprakların düşünce haritasını çizdiler.
İslam dünyası, 9. ve 12. yüzyıllar arasında “Küçük Rönesans” diyebileceğimiz bir dönem yaşamıştı. Antik felsefenin Arapça ve Süryaniceye çevrilmesiyle tanışan İslam düşüncesi, Tanrı merkezli bir bakıştan insan merkezli bir anlayışa evrilmişti. Edebiyatçılar, şairler ve bilim insanları bu “yeniden doğuşun” mimarlarıydı. Ancak 11. ve 12. yüzyıllarda İslam coğrafyası büyük sarsıntılar geçirdi. Doğudan Moğol baskını, batıdan Haçlı Seferleri ve iç karışıklıklar, büyük bir kafa karışıklığını beraberinde getirdi.
İşte tam bu noktada, Selçuklularla birlikte tarih sahnesinde yeni bir soluk, yeni bir felsefi inşa süreci başladı. Görünen tarihsel zenginliklerimizi (taşlarımızı, mezarlarımızı, sunaklarımızı) koruyamayan bir toplum, bu zenginliklerin ruhu olan filozoflarını da anlayamaz.
Ozanlarımızın ve filozoflarımızın bu coğrafyayı nasıl aydınlattığını anlatmaya devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki; tarihine sahip çıkmayan bir millet, geleceğini de inşa edemez.
12. ve 16. yüzyıllar arasında Anadolu, İslam dünyasının yitirdiği o büyük felsefi ateşi yeniden alevlendirdi. Ama bu kez farklı bir solukla: Bu bir Anadolu Rönesansıidi.
ASKER MİLLETTEN ENTELEKTÜEL TOPLUMA
Türkler, bu dönemde sadece Abbasi veya Selçuklu ordularının “askerleri” olmanın çok ötesine geçtiler. Bir “entelektüel toplum” olma yoluna girdiler. Bunun en somut örneği Ahi Evran ve kurduğu sistemdir. Ahi Evran; işi, üretimi ve ahlakı birleştiren sessiz bir devrim gerçekleştirdi. Batılıların veya bugünkü yerli akademisyenlerin çoğunun fark edemediği bu “sessiz rönesans”, Türklerin askeri dehasını sivil bir medeniyet dehasıyla taçlandırdığı bir kırılma noktasıdır.
GÖKYÜZÜNDEN YERYÜZÜNE İNEN DİN: İNSAN MERKEZLİ BAKIŞ
Bu rönesansın en temel karakteri, dinin ve Tanrı anlayışının “insan merkezli” hale gelmesidir. İslam felsefesi daha önceki yüzyıllarda antik felsefeyle yorumlanmıştı; ancak Türk Rönesansı ile din, adeta gökyüzünden yeryüzüne, insanın kalbine inmiştir.
Seyyid Nesimi’nin “Tanrı’yı arıyorsanız insanın yüzüne bakın” demesi veya Hallac-ı Mansur’un “Tanrı’yı görmek istiyorsanız bana (insana) bakın” haykırışı, rastgele söylenmiş tasavvufi sözler değildir. Bu, bir dünya görüşünün değişimidir. Bilinmeyenden bilinene gitmek yerine; bildiğimizden, yani “insandan” hareket ederek evreni ve yaratıcıyı anlama çabasıdır. İnsan, eskilerin tabiriyle “Kıblegah” haline gelmiştir.
IŞİD KAFASI VS. RÖNESANS RUHU
İşte bu noktada, bugün tarihimizi dinamitleyen zihniyetle bir hesaplaşma içine girmeliyiz. Eğer bir insanı sevmiyor, onun ürettiği sanata, şiire, mezara, esere saygı duymuyorsanız; sizin bir medeniyetinizden söz edilemez. Mısır’da, Irak’ta tarihsel mirası yerle bir eden o “IŞİD kafası”, aslında doğrudan insana ve aydınlanmaya düşman olan kafadır. Finike’deki antik mezarı dinamitleyen el ile IŞİD’in balyozu aynı karanlıktan besleniyor. Oysa bizim topraklarımızın mayası olan Türk Rönesansı, her bir taşı, her bir figürü “insanın kutsal tecellisi” olarak görür.
YAPAY ZEKA ÇAĞINDA ‘AHLAKSAL VARLIK’ OLMAK
Bugün dünyayı kasıp kavuran Yapay Zeka ve robotlaşma tartışmalarına bir de bu gözle bakın. Gelecekte robotlar bizim yerimize düşünebilir, devasa bilgileri depolayabilir, karmaşık kodlar yazabilir. Eğer düşünmeyi, konuşmayı ve veri işlemeyi makinelere devredersek; bizden geriye ne kalacak?
Bizi robottan ve algoritmalardan ayıracak tek bir kalem........
