Teopolitik bir kırılmanın eşiğinde Ortadoğu: Mekke Paktı’nın mezhepsel fay hatları ve Katar-Türkiye eksenli stratejik risk analizi
Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
Bu yazıda, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan ve bölgesel savunma paradigmasını kökten değiştiren ‘Mekke Paktı’nın Ortadoğu’daki teopolitik ve jeostratejik dengeler üzerindeki yıkıcı potansiyelini analiz ediyorum.. İttifakın, rasyonel bir bölgesel güvenlik mimarisi kurmaktan ziyade, Sünni-Şii kutuplaşmasını kurumsallaştırarak asimetrik çatışmaları körükleme riski felsefi, kelami ve realist dış politika teorileri ışığında ele alınmalıdır. Özellikle Türkiye’nin tarihsel dengeli rolündeki aşınma ile Katar’ın kırılgan arabuluculuk alanının daralması; kısa, orta ve uzun vadeli risk projeksiyonlarıyla incelenmelidir. Bu yazıda paktın askeri caydırıcılık söyleminin ardında, bölgeyi teolojik bir mutlakiyetçilik girdabına sürükleyerek yeni bir ‘Körfez Otuz Yıl Savaşları’ riski barındırdığını değerlendiriyorum.
DİPLOMASİ DİLİNİN TEOLOJİKLEŞMESİ VE MEKKE PAKTI’NIN SEMBOLİZMİ
Uluslararası ilişkiler disiplini, Vestfalya düzeninden bu yana devletlerin çıkarlarını rasyonel, seküler ve ölçülebilir parametreler üzerinden tanımladığını varsayar. Ancak Ortadoğu coğrafyası söz konusu olduğunda, rasyonalitenin sınırları çoğunlukla teolojik dogmaların, tarihsel travmaların ve kolektif kimliklerin katı gerçekliği tarafından ihlal edilir. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında akdedilen ‘Mekke Anlaşması’ (Mekke Paktı), tam da bu rasyonel siyasetin çözüldüğü ve dış politikanın ilahi bir hakikat iddiasıyla yeniden araçsallaştırıldığı kritik bir dönüm noktasına işaret etmektedir. Anlaşmanın imzalandığı mekanın sembolik değeri, sıradan bir askeri ittifakın ötesinde, paktın kurucu iradeleri tarafından İslam dünyasının kalbinden neşet eden bir ‘kutsal savunma kalkanı’ şeklinde kurgulandığını göstermektedir. Ancak bu kutsallık iddiası, ontolojik olarak kendi karşıtını da üretmekte ve Ortadoğu’nun kronik yarası olan Sünni-Şii ayrışmasını jeopolitik bir askeri doktrine dönüştürmektedir.
Mekke Paktı’nın teopolitik doğası, Carl Schmitt’in ‘Siyasi İlahiyat’ kuramında bahsettiği ‘Modern devlet teorisinin tüm önemli kavramları, sekülerleştirilmiş teolojik kavramlardır’ tezini doğrular niteliktedir. Seküler ittifak mekanizmaları, Mekke gibi dini bir merkezle meşrulaştırıldığında, diplomatik manevra kabiliyeti ortadan kalkar ve dost-düşman ayrımı metafiziksel bir mutlakiyet kazanır. Bu durum, paktı sadece devletlerarası bir işbirliği formatı olmaktan çıkarıp, İran ve Yemen’deki Şii unsurlara karşı asimetrik bir ‘Sünni Savunma Duvarı’ haline getirmektedir. Analizimiz, bu yeni teopolitik mimarinin Ortadoğu’daki dengeleri nasıl radikalleştireceğini, rasyonel uzlaşı zeminlerini nasıl yok edeceğini ve paktın iki kritik aktörü olan Türkiye ile Katar üzerinde ne tür orta ve uzun vadeli tehditler barındırdığını felsefi ve stratejik bir analojiyle ortaya koymayı amaçlamaktadır.
KAVRAMSAL ÇERÇEVE: CARL SCHMİTT, İBN HALDUN VE MACHİAVELLİ’NİN TEOPOLİTİK İTTİFAK ANALİZİ
Mekke Paktı’nın bölgesel dengeleri sarsıcı etkisini anlayabilmek için klasik ve modern siyaset felsefesinin sunduğu kavramsal araçlara başvurmak elzemdir. Carl Schmitt’in dış politikayı temellendirdiği ‘Dost-Düşman’ kutuplaşması, Mekke Paktı ile seküler bir güvenlik kaygısından teolojik bir varoluş mücadelesine evrilmektedir. Schmitt’e göre siyasi olanın nihai sınırı, dost ve düşmanın fiziki olarak ayırt edilmesidir. Mekke Paktı, Sünni dünyasının en büyük askeri güçlerinden biri olan Pakistan’ı, jeopolitik derinliği ve endüstriyel kapasitesi olan Türkiye’yi ve finansal-dini hegemon Suudi Arabistan’ı tek bir imzada birleştirirken, düşman tanımını açıkça belirtmese de zımnen Tahran ve onun ‘Direniş Ekseni’ olarak belirlemiştir. Bu durum, Schmittçi anlamda düşmanın sadece askeri bir rakip değil, aynı zamanda varlığıyla paktın temsil ettiği teolojik kimliğe tehdit oluşturan bir ‘Öteki’ olarak kodlanmasına yol açar.
Carl Schmitt’in Siyasi İlahiyat teorisi bağlamında; seküler ittifakların kutsal mekanlar ve teolojik kavramlar üzerinden meşrulaştırılması, rasyonel diplomasiyi imkansız kılar. Çıkarların yerini ilahi hakikat iddiaları aldığında, müzakere masası devrilir ve geriye yalnızca mutlak bir dost-düşman ontolojisi kalır.
İbn Haldun’un ‘Asabiyet’ kavramı ise paktın içsel dinamiklerini ve bölgesel kırılganlığını açıklamakta ek bir perspektif sunar. Haldun’a göre devletlerin ve ittifakların arkasındaki itici güç, ortak bir bağ ve grup dayanışması olan asabiyettir. Mekke Paktı, yapay bir ‘Sünni Asabiyeti’ inşa etme çabasıdır. Ancak bu asabiyet, rasyonel devlet çıkarlarının (Raison d’État) üzerine inşa edilmediği, aksine mezhepsel bir reaksiyon olarak doğduğu için içsel çelişkiler barındırır. Niccolò Machiavelli’nin ‘Devlet Aklı’ prensibi tam da bu noktada paktın kurucu ortaklarının rasyonaliteden saptığını felsefi olarak fısıldar. Machiavelli, hükümdarın ittifak kurarken teolojik dogmalara değil, devletin hayatta kalma ve güçlenme mantığına sadık kalması gerektiğini savunur. Türkiye ve Katar gibi devletlerin kendi rasyonel devlet akıllarını, Suudi Arabistan’ın eskatolojik ve hanedan odaklı tehdit algısına eklemlemeleri, Machivellici bir perspektiften bakıldığında büyük bir stratejik yanılgı ve aşırı yayılma (imperial overstretch) hatasıdır.
KELAMİ DOKTRİNLERİN SAHAYA YANSIMASI: NİZAM VE FİTNE KARŞITLIĞINA KARŞI MAZLUMİYET VE ESKATOLOGYA
Ortadoğu’daki mezhepsel saflaşma yalnızca askeri ve coğrafi bir rekabet değil, aynı zamanda yüzyıllardır olgunlaşan iki farklı kelam felsefesinin sıcak çatışma alanıdır. Sünni kelam ekolü (özellikle Eş’ari ve Maturidi çizgilerinin tarihsel olarak devletleşmiş formları), siyaset felsefesini ‘nizam’ (kamu düzeni) ve ‘fitne karşıtlığı’ üzerine kurmuştur. Sünni düşüncede........
