menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir putçuluk analizi: ‘Puttan tanrı’ yerine ‘Tanrı’dan put’ yapmak

27 0
17.05.2026

Bugünkü İzmir/ Menderes/ Değirmendere Köyü civarında , Antik adıyla Kolophon’da doğan Ksenofanes’in (Xenophanes), insanların tanrıları kendi fiziksel özelliklerine ve hayal güçlerine göre tasarladığını eleştiren ünlü anlatısı, felsefe tarihinde antropomorfizm (insan-biçimcilik) eleştirisinin temelini oluşturur.

Bu düşünce iki temel fragmanda (parçada) aktarılır.

İlki hayvanlarla ilgilidir:

“Eğer öküzlerin, atların ve aslanların elleri olsaydı ya da elleriyle insanlar gibi resim yapıp eserler meydana getirebilselerdi; atlar tanrıların biçimlerini atlara, öküzler öküzlere benzer çizerlerdi ve her biri tanrıların bedenlerini kendi beden yapılarına göre oluştururdu.” (Hayvanlar Örneği Fragman 15)

İkincisi milletlerle ilgilidir:

“Habeşler (Etiyopyalılar) tanrılarının kara ve basık burunlu olduklarını, Trakyalılar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı olduklarını söylerler.” Milletler örneği, Fragman 16).1

Ksenofanes 2500 yıl öncesinden bu fragmanlarda elbette semitik dinlerde özellikle İslam’daki tevhit inancını önceden haber veriyor değildi. Ne var ki büsbütün ilgisiz bir betimleme yaptığı da söylenemez. O, Tanrı’nın tek, eşsiz ve benzersiz olduğunu; hayalleri ve kurguları aşan aşkın bir varlık olduğunu söylemeye çalışıyordu. Ama yaşadığı çağda-eğer çizebilselerdi- hayvanların her biri kendisine benzer bir tanrı resmi çizebilecek olduğunu, farklı milletlerden insanların da yine tanrıyı kendi ırksal özelliklerine benzeterek hayallerinde canlandırabileceklerini söyleyerek yüzyıllar boyu antropoformik tanrı anlayışlarının süreceğini ironik bir şekilde kayda geçirmişti. Ne hayvanlar ne de farklı milletlerden insanlar, eşsiz, benzersiz ve hayale sığmayan Tanrı’yı siyasal çıkarları için ahlaktan yoksun bir karikatüre dönüştüren günümüz insanlarından daha masumca bir profil çiziyor. Onlar tanrıyı fiziksel özelliklerine benzetiyordu bugün ise kötü huy ve ahlak yoksunu huylarına benzettikleri bir gerçektir. O yüzden Ksenofanes’in “ressamları” bugünkü ahlak kalpazanlarından daha masumdu. Öyle ki Hz..Ömer’in, “Cahiliye döneminde helvadan put yapar, acıkınca da yerdik” sözü, “günah işleme hakkı”, “Allah yolunda her yol mübah” anlayışı ile hipergerçeklik boyutlarına ulaşmış bulunuyor. Hipergerçeklik, gerçeğin yerine geçen görüntünün aslından daha gerçekmiş gibi kabul edilmesini anlatıyor. Yenen “helvadan tanrı” yerine, ahlakı çekip alınmış canlı derekesine düşmüş insanın şehevi arzularının güdülediği “ her yolu meşrulaştırıcı” bir put-tanrı konmuştur. İslam’daki tevhid inancı, bu put-tanrı kurmacasıyla koskoca İslam dünyasının insanı insan yapan ahlaksallığının boşaltılmasıyla putçuluğa evrilmektedir. Sorunun kökeni buradadır. Sade, içten ve yürekten inanan bir dindar için tevhid, Tanrı’dan başka hiçbir gücü ahlaka rağmen kabul etmez.Ona Tanrı’nın resmini çizdiremez, biçimsel-fiziksel şeklini yaptıramaz ve O’na hiç bir şeyi, canlı-cansız hiçbir varlığı ortak koşturamazsınız. Ne var ki şu ya da bu ceaate, tarikata ya da dini bir gruba,bu grubun üyelerine zihinlerindeki Tanrı figürünü çizmelerini söyleseniz, “İslami” adı altında onu her grup, her mensup farklı giysilerle, huy ve davranışlarla ve hatta birbiriyle çelişen emir ve yasaklarla  resmederler. Ksenofanes’ten çok geride, ilkel bir tutum içindedirler.

İşte Tanrı’nın putlaştırılması pratikte budur.Şimdi bunun kuramsal boyutuna gelelim. Yalnız sabırla, yavaş yavaş okumanızı öneririm.

İnsanlık tarihinin köklerine uzanan en çetin entelektüel düğümlerden biri, mukaddes olana duyulan özlemin yeryüzündeki serüvenidir. Fenomenolojik açıdan din, her şeyden evvel aşkın bir hakikatle kurulan ilişki biçimidir. Tarihsel ve arkeolojik ufuktan, ilksel inanç biçimlerine yahut Antik Çağ paganizmine baktığımızda çoğunlukla ıskalanan ince bir nüans vardır: İnsanlar bizatihi taşa, tunca veya tahtaya tapmazlar; bu ontolojik yapıların temsil ettikleri, kendilerine “mazhar” oldukları aşkın ve soyut kudretlere tapınırlar. Tam da bu nedenle inancın ve “putlaşmanın” arkeolojisi, taştan yapılma yontulardan ziyade insan zihninin şifrelerinde gizlidir. Bütün dinler tarihinde insanın tanrısallığı inşası veya ona yönelmesi düz bir çizgide seyretmemiştir. Ancak cevaplanması gereken teolojik, sosyolojik ve felsefi bir soru zihinleri tırmalamaya devam etmektedir: Aşkın yaratıcı Tanrı mefhumu ile yaratılmış, aciz ve sağır bir “put” arasında nesne-özne ve kavram bazında tam olarak nasıl bir asimetrik ilişki ve diyalektik işlemektedir? Daha açık bir deyişle, üstün bir teolojik ideal nasıl donuk ve işlevsiz bir puta indirgenebilir?

Bunu layıkıyla idrak edebilmek adına ilkin fıtratın veya kültürün teolojisini iyi tahlil etmeliyiz. Sosyolojik serencamda çok yaygın, aşağıdan yukarıya işleyen “beşerî olanın tanrılaşması” sürecini iyi biliyoruz. Anadolu irfanından Ortadoğu efsanelerine uzanan geniş folklorik coğrafyada; tarihte birer fâni olan salih kişilerin, dervişlerin, âlimlerin, peygamberlerin yahut Hacı Bektaş, Mevlânâ, Akşemseddin, Hacı Bayram Veli gibi ruhani liderlerin hafızalardaki anıları zamanla efsaneleşmiştir. Toplumlar, önce derin bir saygıyla taltif ettikleri bu fani varlıklara ve dahi türbelerine zamanla “kâinata tasurruf etme, kötülükleri def etme, doğaüstü güçler kullanma” gibi ilâhî nitelikler nispet etmeye başlamıştır. Dua edildiğinde yeryüzünü etkiledikleri, belayı defettikleri yahut en azından Mutlak İrade (Allah) indinde güçlü bir şefaatçi/aracı konumunda bulundukları tasavvur edilmiştir. İslâm literatürü tam da bu arka planı analiz ederek puta tapma fiilini tanımlar. Zira Kur’an’da müşrik olarak nitelenen Mekkeliler evreni Allah’ın yarattığına zaten inanan, ancak bu taştan yahut tahtadan idolleri sırf Allah ile aralarına bir aracı koymak niyetiyle benimseyen kimselerdi. İlahi kelâmın açıkça işaret ettiği üzere müşrikler, “Onlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar........

© Veryansın TV