menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Paris’in “havyar solcuları”, faşizmi durdurabilecek mi?

42 0
10.10.2026

8 Ocak 1968 günü Gençlik ve Spor Bakanı François Missoffe, Paris’in banliyösü Nanterre’de kurulan Paris Üniversitesi’ne bağlı yeni kampüsün yüzme havuzunun açılışına bizzat katılmayı tercih etmişti. Hükümet kalabalık öğrenci nüfusu nedeniyle kapasitesi zorlanan Sorbonne’u rahatlatmak için yeni bir kampüs kurmuştu. Vietnam Savaşı’na karşı sol muhalif hareketlerin kampüslerde yükseldiği bir dönemde gençleri memnun etmek önemliydi. Missoffe, gençleri anlamak için binlerce öğrenciyle yapılan anketlerden oluşan bir “Beyaz Kitap” hazırlatmış, yeni açılan kampüse kendince özen göstermişti.

Bir bakanın havuz açılışına katılması aslında pek şaşırtıcı değildi. Sovyetlerin güçlü olduğu bir dönemde kimse “ülkeyi bölecek, gençliği zehirleyecek” solun güçlenmesini istemezdi. Hele ki V. Cumhuriyet’in kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı General de Gaulle’ün destekçisi sağcı bir hükümet.

Doğal olarak Missoffe’yi öfkeli protestocu gençler “görkemli” havuz açılışında karşılamıştı. Fakat bakanı en çok sinirlendiren cesur bir genç olmuştu. Genç adam gür sesiyle yüzlerce kişinin önünde bakana bağırmıştı: “300 sayfalık raporunuzu okudum, içinde gençlerin cinsel sorunlarıyla ilgili tek bir kelime bile yok.”

Sağcı bakan öfkelenmişti, ama ayağına gelen bu fırsatı da kaçırmamıştı. Öğrencilerin yaşadığı tüm sorunları cinselliğe indirgeyip küçümsemek halk nezdinde güzel bir gol olabilirdi. Nitekim François Missoffe şutu çekti ve genç protestocuya yanıt verdi: “Bu tür sorunların varsa ve bu yüzden acı çekiyorsan, çözüm tam önünde. Havuza atla.”

Bakanın “yanıyorsan, suya atla, serinle” alt metinli bu zekice yanıtı herkesi güldürmüş, protestocu Daniel Cohn-Bendit’i daha da öfkelendirmişti.

Alman Yahudisi genç, bakanı Nazilikle suçlamıştı.

Daniel Cohn-Bendit, üniversitedeki en aktif öğrenci liderlerinden biriydi. Durduk yere cinsellikten bahsetmeyecek kadar da bilinçliydi.

Yetersiz koşullardan, yönetimin müdahalelerinden bunalan gençleri harekete geçiren, erkeklerin kız yurtlarına girişinin yasaklanmasıydı.

Kız öğrenciler, erkek yurduna girip gece kalabiliyorken; erkeklerin kız yurduna girmesi yasaktı. Erkek öğrenciler, kız öğrencilerin üniversite yönetimince farklı standartlara maruz bırakılmasından rahatsızdı. Üniversite yönetimi öğrencilere çocuk edasıyla yaklaşıyordu.

Erkek öğrenciler 21 Mart 1967’de bu farklı uygulamayı protesto etmek için kız yurdunu işgal etmiş, yurtlar arasında serbest dolaşım talep etmişti. Dekan ise gelenekleri çiğneyerek polisi kampüse davet etmiş, işgali sonlandırmak istemişti. Fakat polisin ablukasına rağmen 20 öğrenci yurdu terk etmemiş, kız öğrencilerin verdiği yiyeceklerle bir hafta boyunca işgali sürdürmüştü.

İşgal kısa bir süre sonra bitse de üniversite ile öğrenciler arasındaki savaş çoktan başlamıştı.

Daniel Cohn-Bendit’in bakanla yaşadığı polemik, bu gerilimi tırmandırmış ve 68 olaylarının fitilini ateşlemişti.

Dananın kuyruğu ise baharda koptu. 20 Mart 1968’deki Vietnam Savaşı karşıtı gösteride öğrenciler, American Express’in Paris’teki merkezinin camlarını kırdı. Nanterreliler de dahil savaş karşıtı öğrencilerin gözaltına alınması ise yeni öğrenci işgallerini başlattı. Daniel Cohn-Bendit ve arkadaşları yine en ön saflardaydı. Nisan ayı boyunca, öğrenciler eğitimi durduruyor, forumlar ve açık dersler düzenliyor, hocaların da desteğiyle üniversite yönetiminden bağımsız yeni bir kamusal alan oluşturuyordu.

Dekan ise çareyi kontrol edemediği kampüsü kapatmakta, öğrenci liderlerini disipline sevk etmekte buldu. Üniversite kapanınca protestolar Sorbonne’da yoğunlaştı. Polis bu sefer Sorbonne’da öğrencilere şiddet uygulayınca ise olaylar tüm Paris’e yayıldı.

Sorbonne’u çevreleyen Latin Mahallesi’nin sokakları savaş alanına döndü. Kampüsler kapanınca, öğrenciler de polis şiddeti de sokağa taşmıştı. Eylemlerin de şiddetin de kampüs dışına çıkması, kamuoyu desteğini sağlamıştı. Her ne kadar komünistler gençleri şımarık bulsa da sendikalar ve solcular üniversite hareketine destek vermiş; sendikalar genel grev kararı almış, fabrikalar da tıpkı üniversiteler gibi işgal edilmişti.

10 milyon kişi iş bırakmış, sokaktaki gösterici sayısı 1 milyona çıkmıştı.

Polis şiddeti gösterileri gençlik hareketinden halk hareketine çevirmişti. Artık talepler yalnızca üniversite kampüslerinin açılmasından ibaret değildi. Tüm siyasi ve ekonomik sistem sorgulanıyordu.

Forumlar, açık kürsüler tüm sokaklara, meydanlara yayılmıştı. Şehir büyük bir kampüse dönüşmüştü. Tartışmalar düzenleniyor, herkes fikrini söylüyor, işçiler ve öğrenciler el ele yürüyordu. İşçiler hükümetin asgari ücret artışı gibi rötuş önerilerini reddediyor, sistemin tümden değişmesini istiyordu. Geri adım atan yoktu. Slogan da tavır da netti: Gerçekçi ol ve imkânsızı iste.

Gösterilerin büyüdüğünü ve polisin kontrol gücünün azaldığını fark eden Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle ise 29 Mayıs günü ülkeden kaçtı. Almanya’daki bir Fransız üssüne gitmişti. Herkes gösterileri fırsat bilen sol bir devrim veya darbeden korkarken, ertesi gün ülkeye dönen de Gaulle istifa etmeyeceğini, fakat meclisi feshettiğini açıkladı.

Bu öfkeli konuşmanın ardından, yaşananları evlerinden endişeyle izleyen yüzbinlerce de Gaulle destekçisi “Yeter be! Ça suffit!” deyip sokağa çıktı ve Fransız bayraklarıyla eylemcileri kınadı.

Bir ay sonra düzenlenen seçimlerde ise barikatların sesi sandığa yansımadı. De Gaulle destekçisi sağcılar neredeyse her iki kişiden birinin oyunu almış, mecliste ezici bir........

© Serbestiyet