menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Metropolün kalbinde şehir gerillası: Devrimci şiddet, RAF ve örgütsel irade üzerine

16 0
01.06.2026

“Kelimeler böler, eylem birleştirir.” Tupamarolar 

Giriş: Klette’nin hatırlattığı şey 

Şehir gerillasına her zaman ayrı bir sempatim olmuştur. Bunu saklamaya gerek duymuyorum. Şehir gerillası üzerine düşünmek, okumak, onun siyasal mantığını anlamaya çalışmak benim için yalnızca teorik bir uğraş olmadı; biraz da metropol denilen şeyin içindeki sahte huzura duyduğum güvensizlikle ilgiliydi. Çünkü şehir gerillası, devletin kendisini en güçlü, sermayenin kendisini en dokunulmaz, toplumun da kendisini en normal sandığı yerde ortaya çıkar. Dağda değil, kentin merkezinde; sınırda değil, vitrinde; uzakta değil, gündelik hayatın tam ortasında. 

Otuz yıl yeraltında yaşadıktan sonra yakalanan Kızıl Ordu Fraksiyonu üyesi Daniela Klette’nin mahkemedeki savunması bu ilgiyi yeniden düşünmeme neden oldu. Klette’nin, “Hâlâ devrimci mücadelenin içindeyim. Hedef alınan ben değilim, devrimci hareket. Direniş oldukça umut da var. Gerçekten özgür olabilmemiz, herkesin özgür olmasıyla mümkün” sözleri, yalnızca bir sanığın mahkeme cümleleri gibi okunamaz. Burada başka bir şey vardır: Devletin kapattığını düşündüğü tarihin, beklenmedik bir anda yeniden konuşması. 

Klette’nin duruşunda beni asıl etkileyen şey, kişisel kaderini örgütsel hafızadan ayırmamasıdır. Devlet onu bir dosya, bir sanık, bir suç geçmişi olarak görmek isterken; o kendisini hâlâ devam eden bir mücadelenin parçası olarak kuruyor. Otuz yıl sonra, yaşlanmış bir bedenle, mahkeme salonunda hâlâ aynı hatta durduğunu söylemek, romantik bir jestten ibaret değildir. Bu, örgütsel iradenin ne demek olduğunu yeniden düşündüren bir andır. 

Şiddetin başladığı yer 

Devrimci şiddet tartışmasının en kritik sorusu şudur: Şiddet nerede başlar? 

Egemen anlatı, şiddeti daima ezilenin cevabıyla başlatır. Bir grev sertleştiğinde, bir halk ayaklandığında, bir örgüt yeraltına geçtiğinde, bir sömürge halkı silaha sarıldığında tarih birdenbire başlatılır. Ondan önceki yoksulluk, sömürü, işgal, işkence, polis cinayeti, hapishane, sömürgeci aşağılama, emperyalist savaş ve mahkeme kararları sessizce geriye çekilir. Böylece devletin şiddeti düzen olur; ona verilen cevap ise suç. 

Oysa devrimci bakış açısından şiddet, devrimcinin eylemiyle başlamaz. Şiddet, düzenin kendisinde başlar. Bu düzen bazen sömürge karakoludur, bazen fabrika disiplinidir, bazen mahkeme salonudur, bazen polis ablukasıdır, bazen emperyalist savaş makinesidir. Modern devlet, kendi zorunu hukuk, güvenlik, kamu düzeni ve istikrar kavramlarıyla örter. Devrimci şiddet ise bu örtüyü yırtar. Onu egemenler için tehlikeli kılan yalnızca fiziksel etkisi değil, siyasal teşhir gücüdür. 

Burada mesele, her şiddeti aynı kefeye koymak değildir. Ezenin şiddeti ile ezilenin karşı-şiddeti arasındaki tarihsel farkı görünür kılmaktır. Biri mevcut düzeni sürdürmek ister; diğeri o düzenin meşruiyetini parçalamak ister. Biri itaati örgütler; diğeri kopuşu. Bu yüzden devrimci şiddet, bireysel öfke patlaması ya da kriminal bir sapma olarak değil, kurulu şiddet düzenine verilen politik cevap olarak ele alınmalıdır. 

Fanon: Sömürgeci düzen ve karşı-şiddet 

Frantz Fanon’un önemi tam da burada başlar. Fanon, şiddeti dışarıdan bakan bir ahlakçının soğukkanlılığıyla değil, sömürgeci dünyanın içinden yazdı. Onun dünyasında sömürgecilik yalnızca ekonomik yağma değildir; insanın bedenini, dilini, hafızasını ve kendilik duygusunu hedef alan bir zor düzenidir. Sömürgeci, sömürgeleştirileni yalnızca yönetmez; onu eksik, geri, aşağı, yönetilmeye muhtaç ilan eder. 

Fanon’da karşı-şiddet bu yüzden kör bir öfke değildir. Sömürgeci dünyanın insanı nesneleştiren, kişiliksizleştiren şiddetine karşı özneleşme hamlesidir. Elbette bu cümle kolay kuruluyor; gerçek hayatta kan, kayıp, bozgun ve yanlışlarla dolu bir alandan söz ediyoruz. Ama yine de Fanon’un açtığı yer önemlidir: Ezilenin şiddetini yargılamadan önce, onu o noktaya getiren düzenin şiddetine bakmak gerekir. Aksi halde tarih, egemenlerin mahkeme zabtına dönüşür. 

1968 sonrası Avrupa’da ortaya çıkan silahlı örgütleri de buradan okumak gerekir. RAF, Kızıl Tugaylar, Doğrudan Eylem ya da başka örgütler gökten düşmedi. Bunlar öğrenci hareketinin, anti-emperyalist öfkenin, Vietnam Savaşı’nın, polis şiddetinin, faşist saldırıların, eski sol yapılara duyulan güvensizliğin ve metropol demokrasilerinin ikiyüzlülüğünün içinden doğdu. 1968’i “masum öğrenci talepleri” diye anlatan resmi bakış bu yüzden eksiktir. 1968’in içinde başından itibaren Vietnam vardı, Filistin vardı, Latin Amerika vardı, sömürgecilik karşıtı mücadeleler........

© sendika.org