Bir Yasanın Kaderi Onu Yapan İktidardan Daha Büyük Olabilir mi?
Siyasetin en eski oyunlarından biri, karmaşık hakikatleri iki kelimeye hapsetmektir. Son günlerde Türkiye’de önümüze konulan tartışma da tam olarak böyle kuruldu: Evet mi, hayır mı? Oysa bazen asıl mesele, hangi cevabı verdiğimizden çok, bize neden yalnızca bu iki cevabın sunulduğunu fark edebilmektir. Çünkü soruyu kuran, çoğu zaman cevabın sınırlarını da belirler; insanları kendi siyasal zemininde düşünmeye, kendi çizdiği sınırlar içinde taraf olmaya çağırır.
Çerçeve yasanın gelişiyle birlikte tartışma da tam olarak bu dar kalıba sıkıştırıldı: “evet mi, hayır mı?” İktidar bir adım attı “destekliyor musun, reddediyor musun?” sorularıyla karşı karşıya kadlık. Böylece tartışma, yapılan şeyin ne olduğundan ve toplumu nereye götüreceğinden uzaklaşıp giderek kimin yanında durduğumuzun sorgulandığı bir sadakat sınavına dönüştü. Düşüncenin yerini saflaşma, ilkenin yerini aidiyet, siyasetin yerini ise tarafını belli etme zorunluluğu alıdı. Oysa tarihin bize öğrettiği daha karmaşık ve belki de daha rahatsız edici bir gerçek var: Bir düşüncenin anlamı onu ilk söyleyen kişinin niyetine, bir yasanın tarihsel sonucu da onu yapan iktidarın hesabına mahkûm değildir. Bazen düşünceler onları söyleyenlerden, yasalar onları yapanlardan, açılan kapılar ise onları açanların gitmek istediği yerden daha uzağa varabilir.
Düşünce tarihi bunun örnekleriyle doludur. Büyük düşünürler kendi çağlarının sorunları içinde konuşmuş, yaşadıkları toplumların sınırlarını bütünüyle aşamamışlardır. Özgürlükten söz etmişler ama özgürlüğün kimleri kapsadığını dar tutmuş, eşitliği savunmuşlar ama bazı eşitsizlikleri doğal kabul etmiş, insan haklarından söz ederken kendi zamanlarının görünmez duvarlarını taşıyabilmişlerdir. Fakat düşüncenin ilginç tarafı tam burada başlar. Bir kavram bir kez dünyaya bırakıldığında, onu söyleyenin denetiminden çıkabilir. Özgürlük yalnız ilk özgürlüğü talep edenlerin malı olarak kalmaz; eşitlik yalnız onu ilk kullanan sınıfların sınırlarında durmaz; hak kavramı, başlangıçta hesaba katılmayan insanların elinde başka anlamlara kavuşabilir.
Kavram bazen sahibinden kaçar.
Bir düşünür kendi çağında yalnız hükümdarın keyfî gücüne itiraz eder; birkaç kuşak sonra aynı soru patrona, sömürge yöneticisine, aile içindeki erkeğe ya da başka bir iktidar biçimine yöneltilir. Bir kuşak “Yönetilenlerin rızası olmadan yönetim meşru değildir” dediğinde, o cümleyi yalnız o günün ayrıcalıklı yurttaşı duymaz; siyasal sistemin dışında bırakılanlar da işitir. Bir ilke ne kadar evrensel kurulmuşsa, onu başlangıçta daraltmak da o kadar zorlaşır.
Türkiye’de bugün tartışılan Çerçeve Yasa’ya biraz da buradan bakmak gerekiyor.
Çünkü tartışmanın önemli bir bölümü yasanın kendisinden çok, yasaya verilecek oyun siyasal anlamı üzerine kuruluyor. Bir taraf “evet” demeyi barışın, çözümün ve demokratik siyasetin yanında durmak olarak görüyor; diğer taraf aynı “evet”i otoriter bir iktidarın siyasal projesine eklemlenmek olarak değerlendiriyor. Bir taraf “hayır” diyenleri tarihsel fırsatı kaçırmakla suçlarken, diğer taraf “evet” diyenleri iktidarın kurduğu oyunun içine girmekle itham ediyor.
Her iki tarafın da haklı olduğu noktalar var.
Ama her ikisinin de kaçırabileceği daha büyük bir soru var:
Bir yasa yalnız onu yapan iktidarın niyetinden mi ibarettir?
Eğer cevabımız evetse, siyaseti garip bir yere hapsetmiş oluruz. İktidarın yaptığı her şey iktidara ait, muhalefetin yaptığı her şey muhalefete ait olacaktır. Böyle bir dünyada ilkelerin bağımsız hayatı kalmaz. Barış, hukuk, özgürlük, eşitlik gibi kavramların anlamını onları kimin söylediğine göre belirlemeye başlarız. İktidar barış dediğinde barıştan kuşkulanır, muhalefet söylediğinde........
