Bu durumda sanırım Erdoğan da Fazilet Partisi’nin böleniydi...
Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi dünkü “Özgür Özel ‘bir bölen’ mi olacak” başlıklı yazısında diyor ki: “Özgür Özel CHP içinden yetişen, CHP Genel Başkanlığı gibi önemli bir görevi yapan liderdi. CHP’nin evladıydı. Özgür Özel yalnız değil, Ekrem İmamoğlu da var. Bu isimler kazandıkları koltukları CHP’ye borçlular. Biri CHP sayesinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı diğeri lider oldu. CHP sayesinde çok önemli görevlere geldiler, siyasetin vitrinine çıktılar. Şimdi CHP’nin evlatları CHP’yi bölüyorlar.” (21 Temmuz)
Selvi’ye göre: “Özgür Özel, CHP’nin tarihinde şimdiye kadar CHP Genel Başkanı olarak yer almıştı. Ama önümüzdeki hafta CHP’nin bölen adamı olarak yerini alacak.”
Özgür Özel bir bölen mi meselesine geleceğim ama önce şu “sayesinde” meselesine gelelim. Bizim ülkemizde de bizim gibi demokrasisi gelişmemiş, demokrasisi kurumsallaşmamış, yeterince kökleşmemiş bütün ülkelerde de maalesef kişinin liyakatini, bilgisini, yeteneğini, tecrübesini ve kendi siyasi emeğini yok sayan köklü bir “sayesinde” hastalığı var. Bu “sayesinde” hastalığın kendisini en açık biçimde gösterdiği alan siyaset.
“Onun sayesinde” siyasetçi oluyorsun, milletvekili seçiliyorsun, bakanlığa getiriliyorsun, belediye başkanı oluyorsun, siyasetin vitrinine çıkıyor, tanınıyor, makam ve mevki sahibi oluyorsun. Seçmenin iradesi, kişinin emeği, yıllar içinde edindiği tecrübe, siyasal yeteneğini yok sayan bir hastalık. Bütün başarı tek bir liderin lütfuna bağlı.
Makamını kimin “sayesinde” elde ettiysen, maalesef iraden de ölümüne o lidere aittir.
Peki, hiçbir becerisi, birikimi, tecrübesi olmadığı hâlde liderlerin “sayesinde” bir yerlere gelenler yok mu? Olmaz olur mu? Ama onlar zaten kendi durumlarını bildikleri için bağımsız bir varlık gösteremezler, yanlışa “hayır” diyemezler, ilke ve prensip gerekçesiyle yollarını ayıramazlar. Bir “hiç” olduklarını, liderleri sayesinde “bir şey” olduklarını, liderlerinin gölgesinden çıktıkları anda geriye kendilerine ait pek bir şey kalmayacağını bilirler. O yüzden ölümüne sadıktırlar.
Ki konumuz da zaten onlar değil.
Nitekim böylesi bir siyasal kültürde lidere bağlılık; ilkelere, hukuka ve topluma bağlılığın önüne geçiyor. Yanlışa ‘hayır’ diyenin alnına ‘nankörlük’, eleştirenin alnına ‘ihanet’, ilke ve prensip gerekçesiyle partisinden yollarını ayıranın alnına “vefasızlık’ ve ‘bölücülük’ etiketi yapıştırılıyor.
Kural belli: Bu etiketlerin alnına yapıştırılmasını istemiyorsan görmeyeceksin, duymayacaksın, ebediyen susacaksın; varlığını, kişiliğini ve itibarını liderinin önüne sereceksin. Ahlaki ve vicdani bütün sınırlar aşıldığında bile........
