Öfkenin kozasında büyüyen çocuklar
İki gün. İki okul. Bir çocuk eski okuluna silahla giriyor, ateş ediyor, sonra kendini öldürüyor. Diğeri sınıfa girip arkadaşlarını ve öğretmenini öldürüyor. Henüz 14 yaşında. Bir hikayesi var bu suçun, öğrenilmiş izlenmiş yollar var. Biriktirilmiş bir şey bu. Şiddet büyüyor. Okul terkleri artıyor, devamsızlık yayılıyor. Her sekiz çocuktan biri akran zorbalığına uğruyor. Uyuşturucuya başlama yaşı düşüyor. Ama olan biten her seferinde birkaç açıklamayla geçiştiriliyor. Sorular sorulmuyor, iz sürülmüyor, takip edilmiyor. Kaç çocuk zorbalık yüzünden okuldan koptu? Okul dışında kalan kaç çocuk var? Kaç çocuk okula aç geliyor? Uyuşturucuya başlama yaşı neden düşüyor? Kaç okulda uzman psikolog var? Cevap yok. Çocuğun davranışını sadece ebeveyne yüklemek en kolayı. Ebeveynin yetemediği yerde imdada koşacak etkin kurum ve mekanizmalar niye yok? Cevap yok. Çocukları sadece ebeveynlerinin bir çeşit mülkiyetinde gören yaklaşımı kökten reddediyorum ve çocuk büyütmenin toplumsal bir mesele olduğu kadar toplumsal olarak örgütlenmesi gerektiğine inanıyorum ama bu yazının sınırları içinde bunu tartışmak mümkün değil. Şu kadarını söyleyerek geçeyim bunu. Aile Yılı’ ilan etmekle hayat değişmiyor. Çocuk yalnızca ailenin değil. Toplumun bütün arazlarını taşıyan ebeveynler yetiştiriyor bu çocukları. Bu ülkede hayat daralıyor. Yoksulluk derinleşiyor, eğitim bir çıkış yolu olmaktan çıkıyor, sokakta şiddet sıradanlaşıyor. İnsanların birbirine nasıl davrandığı, neyin normal sayıldığı, neyin görmezden gelindiği o kadar önemli ki çocukların hayatında. Ama bu sadece bugünün meselesi değil. Uzun yıllar boyunca şiddetle yönetilmiş bir toplumda yaşıyoruz.........
