menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

NE-DER yükseköğretimde ne der? 29 Ağustos 2026

17 0
29.08.2026

“Üniversitelerin amacı yalnızca bilgiye ulaşmayı bilen bireyler yetiştirmek değildir. Asıl amaç; bilgiyi anlayan, farklı bilgileri bir araya getirerek analiz edebilen ve bunu bir beceriye dönüştürebilen bireyler yetiştirmektir.”

İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsünden NE-DER Üyesi Ozan Özhan ile NE-DER’in yükseköğretime bakışını konuştuk.

NE-DER nedir, hedefleri nelerdir?

Yanıt: NE-DER, yani Nitelikli Eğitim Üretken Öğretmen Derneği, eğitimle ilgili sorunlar, olaylar ve mevcut durumlar karşısında “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını arayan; çözüm önerileri geliştiren ve bu önerileri projelere dönüştürerek hem halkla hem de yetkililerle paylaşan bir dernektir.

Biz çalışmalarımızda; Türkiye eğitim tarihimizin olumlu örneklerinden, Cumhuriyetimizin kuruluş ilkelerinden ve eğitim devriminden, Köy Enstitüleri deneyimimizden, dünyada gerçekleştirilen eğitim reformlarından ve eğitimin evrensel ilkelerinden yararlanıyoruz.

Bu birikimden hareketle, eğitimcilerimiz ve bilim kurulumuz tarafından hazırlanan Türkiye Eğitim Reformu ve Öğretmen Üniversitesi projelerimizi toplumla buluşturuyoruz.

Bugün 25 ilimizde yüzlerce paydaşla yürüttüğümüz bu çalışmayı, ülkemizin yedi bölgesine, 81 iline yaymayı hedefliyoruz. Amacımız, bu projeleri toplumun her kesimine anlatmak ve eğitimde nitelikli bir dönüşüm konusunda güçlü bir toplumsal talep oluşturmak.

Bu talebin sonucunda da siyasi partilerin söz konusu projeleri programlarına almalarını ve bunları birer seçim vaadi olarak kamuoyuna sunmalarını sağlamayı hedefliyoruz.

Lisans ve yüksek lisans eğitimlerinizi Türkiye’de tamamladınız, doktora eğitiminizi İsveç’te devam ediyorsunuz. NE-DER’in içinde baştan beri var olan birisi olarak derneğin Türkiye’deki yükseköğretimin durumuna ilişkin tespitleri nelerdir? Biraz durum değerlendirmesi yapabilir misiniz?

Yükseköğretim sistemimiz, ne yazık ki bazı göstergeler açısından ciddi kaygılar üretiyor. Ortaöğretimden mezun olan gençlerimizin yalnızca D’ü yükseköğretime devam ediyor ve bu oran OECD ortalamasının altında kalıyor.

Bir başka önemli mesele ise gençlerimizin geleceğe bakışı. Son dönemde yapılan bir araştırmaya göre, üniversite çağındaki gençlerin d’ü geleceğini yurt dışında yaşamak ve orada bir hayat kurmakta arıyor. Bu, üzerinde mutlaka düşünmemiz gereken çok önemli bir gösterge.

Bir ülkede eğitimin niteliğini belirleyen temel unsurlardan biri de eğitime ayrılan bütçedir. Türkiye’de yükseköğretimde öğrenci başına yıllık yaklaşık 10 bin dolar harcama yapılıyor. Bu düzey, OECD ülkeleri arasında Türkiye’yi sondan üçüncü sıraya yerleştiriyor.

Belki de hepsinden daha kritik olan konu ise ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerimizin oranı. Türkiye’nin genç nüfusu giderek azalırken, gençlerin önemli bir bölümünün hem eğitim sisteminin hem de çalışma hayatının dışında kalması çok ciddi bir sorun.

15-19 yaş grubundaki gençlerin yaklaşık &’si ne eğitimde ne de istihdamda. Bu tablo, OECD verilerine göre Türkiye’yi gençlerin eğitim ve çalışma hayatının dışında kalma oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri hâline getiriyor.

Dolayısıyla burada yalnızca üniversiteye kaç gencimizin girdiğini değil; gençlerimize nasıl bir eğitim, nasıl bir gelecek ve nasıl bir umut sunduğumuzu da tartışmamız gerekiyor.

Türkiye’yle gelişmiş ülkelerin eğitim sistemlerini karşılaştırdığınızda yükseköğretim sistemleri arasındaki en önemli farklar nelerdir? Bu ülkelerin sistemlerinden neleri kendi sistemimize entegre edebiliriz?

En önemli farklardan birinin akademik özgürlük ve üniversite özerkliği konusunda ortaya çıktığını görüyoruz.

Akademik özgürlük; üniversitelerde farklı görüşlerin rahatlıkla ifade edilebilmesini, fikirlerin eleştirel biçimde tartışılmasını ve yeni fikirlerin özgürce geliştirilebilmesini sağlar. Bu nedenle akademik özgürlük, bilimsel üretimin ve üniversitenin gelişmesinin temel koşullarından biridir. Bugün benim de mezunu olduğum Boğaziçi Üniversitesi’nde akademik özgürlük konusunda yaşananları hepimiz biliyoruz.

Dünya genelinde akademik özgürlüğün fiilî düzeyini ölçen Akademik Özgürlük Endeksi’ne göre Türkiye, bu alanda 179 ülke arasında sondan 13. sırada yer almaktadır. Bu durum, yükseköğretim sistemimiz açısından üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.

Bu noktada İsveç’te bizzat yaşadığım bir örneği paylaşmak isterim. Doktora öğrencileri konseyinde aktif olarak görev aldığım dönemde, öğretim üyesi işe alım süreçlerine de katıldım. Oluşturulan değerlendirme jürisinde bir doktora öğrencisinin ve bir lisans öğrencisinin yer alması gerekiyordu. Doktora öğrencileri, adayları özellikle danışmanlık ve süpervizyon yeterlilikleri açısından değerlendiriyor ve karar sürecinde söz sahibi oluyordu.

Bununla ilk karşılaştığımda gerçekten şaşırmıştım. Ancak daha sonra şunu çok net gördüm: Öğrenciler de üniversitenin temel bileşenlerinden biridir ve üniversiteyle ilgili karar alma süreçlerinde söz sahibi olmaları son derece doğaldır.

Üniversitenin öğrenciler, akademisyenler ve diğer bileşenlerinin karar alma mekanizmalarına aktif biçimde katılması; bilim üretme, bilgiyi yayma ve nitelikli eğitim verme görevlerinin daha sağlıklı biçimde yerine getirilmesine önemli katkı sağlar.

Bu nedenle NE-DER olarak önerimiz, akademik özgürlük ve üniversite özerkliği kavramlarının ülkemizde güçlü biçimde gündeme alınması ve üniversitelerin karar alma süreçlerinde tüm bileşenlerin etkin biçimde temsil edilmesidir.

Üniversitelerin temel görevlerinden biri bilim üretmek ve araştırma yapmak. Peki bu görevin sağlıklı biçimde yerine getirilebilmesi için hükümetlere ne gibi sorumluluklar düşüyor?

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında araştırma sayesinde bilim ve teknolojide sağlanan gelişmeler, bireysel çabalar olmaktan........

© HalkTV