Irkçılık bir hastalık mıdır? (2)
Irkçılığın tanımında en belirleyici ölçütlerden biri, öznenin “öteki”ni nasıl tanımladığı ve onunla nasıl bir ilişki kurduğudur. Başka bir deyişle, ırkçılık yalnızca bir nefret söylemi değil; aynı zamanda bir algılama, sınıflandırma ve konumlandırma biçimidir. Kişinin farklı grupları nasıl adlandırdığı, onlara hangi özellikleri atfettiği ve onları hangi konuma yerleştirdiği, bu yapının temelini oluşturur. Bu bağlamda her toplumsal yapı, kendi “ötekileri”ni üretir. “Türkler”, “Kürtler”, “Araplar”, “Ermeniler” ya da “Rumlar” gibi kategoriler, yalnızca betimleyici değil; çoğu zaman anlam yüklü ve hiyerarşik olarak kurulan kategorilerdir. Aynı şekilde bir toplumun “İngiliz”, “Rus” ya da başka bir yabancı grubu nasıl tanımladığı da o toplumun kendi kimliğini nasıl kurduğunu ve sınırlarını nasıl çizdiğini gösterir. Burada mesele, farklılıkların varlığı değil; bu farklılıkların eşit mi yoksa hiyerarşik mi anlamlandırıldığıdır.
Bazı dinî yorumlarda “seçilmişlik” fikri, belirli bir topluluğun Tanrı ile özel bir ilişkiye sahip olduğu düşüncesini içerir. Bu tür yorumlar, kimi zaman bu topluluğun diğerlerinden daha ayrıcalıklı ya da üstün olduğu inancını besleyebilir ve böylece ötekiyle eşit bir düzlemde ilişki kurmayı zorlaştırabilir. Benzer bir dinamik, başka dinî ve kültürel sistemlerde de gözlemlenebilir. Her inanç sistemi, kendi iç sınırlarını ve dışını belirleyen kategoriler üretir: inanan–inanmayan, bizden olan–bizim dışımızda olan gibi. Ancak bu ayrımların kendisi tek başına ırkçılık anlamına gelmez. Çünkü “ben” ile “öteki” arasındaki ayrım, öznenin kendisini kurabilmesi için kaçınılmazdır. İnsan, kendisini ancak ötekiyle karşılaşma ve ondan ayrışma üzerinden tanımlar. Bir anlamda “ben” olabilmek için “sen”e ihtiyaç vardır. Belirleyici olan, bu ayrımların eşitsizlik ve değersizleştirme üretip üretmediğidir. Öteki, farklı ama eşit bir özne olarak mı görülür, yoksa eksik, aşağı ya da tehditkâr bir varlık olarak mı konumlandırılır? Asıl kırılma noktası burada ortaya çıkar.
Bu çerçevede İslam tarihine bakıldığında da benzer kategorilerin üretildiği görülür. İslam’daki “mümin–kâfir” ayrımı, inanan ile inanmayan arasında bir sınır çizer. Bunun yanı sıra tarihsel olarak kölelik ve cariyelik gibi kurumlar, belirli grupların farklı ve hiyerarşik bir statüde konumlandırıldığını gösterir. Bu anlamda İslam’ın “ötekisi”, yalnızca inanç temelinde değil, aynı zamanda toplumsal statü ve hukuk üzerinden de tanımlanmıştır. Burada dikkat çekici olan gerilim şudur: Bir yandan insanın Tanrı tarafından yaratılmış olması, tüm insanların belirli bir ontolojik değere sahip olduğu fikrini içerir; diğer yandan tarihsel ve toplumsal pratiklerde bu eşitliğin her zaman korunmadığı, aksine bazı grupların hak, statü ve değer açısından daha aşağı konumlandırıldığı görülür. Bu bağlamda “öteki”, kimi zaman kâfir, köle ya da cariye gibi kategoriler üzerinden tanımlanmış; bu kategoriler ise çoğu durumda Müslüman özneyle tam anlamıyla eşit bir konumda düşünülmemiştir. Ancak belirleyici olan yine aynıdır: Bu kategoriler yalnızca bir farklılık tanımı mı sunmaktadır, yoksa aynı zamanda hiyerarşi ve değersizleştirme mi üretmektedir? Başka bir deyişle mesele, bir dinin ya da kültürel sistemin “öteki”ni adlandırması değil; ona hangi değeri atfettiğidir. Eğer öteki, hakları sınırlı, eksik ya da daha aşağı bir varlık olarak konumlandırılıyorsa, burada eşitsizlik üreten bir yapıdan söz etmek gerekir. Buna karşılık, ötekinin farklı ama ontolojik olarak eşit bir özne olarak tanınması, bu ayrımların ırkçı ya da dışlayıcı bir karakter kazanmasını engeller. Bu nedenle dinî kategoriler, kendi başlarına değil; ancak eşitsizlik, hiyerarşi ve değersizleştirme ile birleştiğinde ırkçılığa benzer bir işlev görmeye başlar.
Biyolojik ya da kültürel temelle gerekçelendirilen ırkçılık…
Irkçılığın en belirgin özelliklerinden biri, insanları görünümleri, kültürleri, aidiyetleri ya da inançları üzerinden değersizleştirmek; onları aşağı görmek ve kendini onlardan üstün saymaktır. Bu anlamda ırkçılık, insanların eşitliğini reddeder. Her ırkçı söylem, açık ya da örtük biçimde bir hiyerarşi varsayar. Bu hiyerarşide kişi, ait olduğu grubu diğer gruplardan üstün görür ve bu üstünlüğü meşrulaştırmaya çalışır. Dolayısıyla ırkçılığı anlamak için yalnızca açık nefret ifadelerine bakmak yeterli değildir. Daha derinde, öznenin dünyayı nasıl ikiye böldüğüne bakmak gerekir: “biz” ve “ötekiler”. Eğer bu ayrım, eşitlik temelinde değil de üstünlük–aşağılık ekseninde kuruluyorsa, orada ırkçılığa özgü bir düşünme ve duyumsama biçimi devrededir. Marie-France Hirigoyen,“Die Maske der Niedertracht” (2013, 13. baskı) adlı çalışmasında sapkınlık (perverziyon) bağlamında, öznenin kendisiyle başkalarını eşit saymakta zorlandığını vurgular. Bu zorluk, yalnızca bireysel bir ilişki problemi değil; aynı zamanda başkasıyla kurulan ilişkinin temelini belirleyen yapısal bir eksikliktir. Bu perspektiften bakıldığında, ırkçılıkta da benzer bir dinamik iş başındadır. Irkçı özne, ötekiyle eşit bir düzlemde ilişki kuramaz; onu ya aşağıda konumlandırmak ya da tehdit olarak görmek zorundadır. Eşitlik fikri, öznenin kendi üstünlük kurgusunu sarsacağı için tolere edilemez hâle gelir. Bu nedenle ırkçılığın en temel özelliklerinden biri, yalnızca ötekine yönelik nefret değil; daha derinde, eşitliği kabul edememedir. Eşitlik, burada yalnızca politik bir ilke değil; aynı zamanda öznenin ruhsal olarak katlanmakta zorlandığı bir deneyimdir.
Geçmişte bu üstünlük iddiası daha çok biyolojik referanslarla temellendiriliyordu. Seçkin ve üstün bir soya ait olmak, kan üzerinden kurulan bir saflık fikri, “arı” bir........
