KOLEKTİF BİR NARSİZM; MİLLİYETÇİLİĞİN AHLAK EŞİĞİ
Geçenlerde Karar internet sitesinde Ratko Mladić örneği üzerinden “kimlik adına öldürmek” ile özdeşleşen Sırp milliyetçiliğini konuşmuştuk. Din-manastır-kilise-mitoloji, siyaset-politikacılar-devlet ve aydınlar sentezinin nasıl pimi çekilmiş bir bombaya dönüştürülebileceğinin matematiğini anlamaya çalışmıştık.
Mesele elbette yalnız Sırplar değildi. Asıl mesele, bir toplumun geçmişini, mağduriyetlerini, zaferlerini ve kutsallarını nasıl hatırladığı ve bunların siyaset, devlet, din adamları ve aydınlar tarafından nasıl yeniden üretildiğiydi.
1912 Balkan Savaşı sırasında gazetecilik yapan, daha sonra Sovyet Devrimi’nin önderlerinden olacak Lev Troçki, Balkanlardaki şiddeti aktarırken bir askere nasıl böyle şeyler yapabildiğini sorar. Aldığı cevap son derece sade ve soğuktur:
Belki işin karanlık tarafını anlatan en kısa cümlelerden biridir bu. Önce ötekini farklı, sonra tehlikeli, ardından düşman görmeye; nihayet ona yapılanı meşru kabul etmeye alışıyorsun.
Bu örnekler insanı şu soruya götürüyor: Milliyetçilik bir adrenalin-duygu mudur, yoksa kültürel ve siyasal olarak üretilen bir kimlik midir?
Milliyetçilik ne zaman narsisizme dönüşür?
İnsanın ülkesini, tarihini ve bayrağını sevmesi patolojik değildir. Aidiyet insanın temel ihtiyaçlarındandır. Bunun yapıcı biçimine vatanseverlik de diyebiliriz: İnsan ülkesini sever, gelişmesini ister fakat bunun için başkasını küçültmeye ihtiyaç duymaz.
Sorun, aidiyetin üstünlük duygusuyla, üstünlüğün mağduriyetle, mağduriyetin de sürekli tehdit algısıyla birleştiği yerde başlıyor.
Kolektif narsisizm yalnızca:
“Biz büyük bir milletiz.”
demek değildir. Daha problemli cümle şudur:
“Biz büyük bir milletiz ama dünya bunun farkında değil. İnkar ediyor”
Birincisi özgüven yaratabilir. İkincisi sürekli tanınma ve alkış ihtiyacı doğurabilir.
Francis Fukuyama’nın Identity kitabındaki thymos kavramı burada önemli. İnsan yalnız güvenlik ve refah istemez; değerli olduğunun başkaları tarafından tanınmasını da ister. Fukuyama’nın isothymia dediği eşit değerde kabul edilme arzusu ile megalothymia, yani üstün görülme arzusu arasındaki fark tam da burada ortaya çıkıyor.
Yapıcı milliyetçilik:
“Biz de başkaları kadar değerliyiz.”
Narsistik milliyetçilik ise kendi değerini başkasının değersizliği veya kendisine hayranlığı üzerinden kurmaya başlar.
Yeorgiyadis yüz yıl önce ne görmüştü?
İzmirli Osmanlı Rum entelektüeli Dimitrios Yeorgiyadis’in 1909’da yayımlanan Türkiye’nin İhyası Mümkün mü? kitabını bugün bu gözle yeniden okumak ilginç.
Yeorgiyadis elbette “kolektif narsisizm” kavramını kullanmıyordu. Üstelik Türkler hakkındaki bazı hükümleri döneminin Oryantalist ve özcü yargılarını taşıyor. Buna rağmen gördüğü zihniyet problemi dikkate değer.
Türkiye neden değişmesi gerektiğini bildiği halde değişemiyor?
Kanunlar değişiyor, kurumlar yenileniyor, Batı’dan modeller alınıyor; fakat........
