GÜLÇİN ITIRLI ASLAN Bir Ekrana İçini Dökerken Neden Hâlâ Yalnızsın?
İnsanlık tarihinde ilk kez, hiç yorulmadan bizi dinleyen bir sesimiz oldu. Gecenin bir yarısı içimizi döktüğümüzde asla esnemyen, yargılamayan, her cümleye anlayışla karşılık veren bir muhatap.
Yalnız hissettiğimiz anlarda bir ekrana yazıyoruz ve karşımızda sabırlı, nazik, hep hazır bir dinleyici buluyoruz. Yine de tuhaf bir şey oluyor. Konuşma bittiğinde, telefonu bıraktığımızda içimizdeki o boşluk çoğu zaman kapanmıyor. Sanki karnımızı doyurduğumuzu sandığımız bir yemekten aç kalkıyoruz. Peki neden?
Bu sorunun cevabını anlamak için önce insanın bağlanma sisteminin ne kadar eski olduğunu hatırlamak gerekir. Biyolojik olarak biz, birbirine dokunarak, bakışarak, birlikte nefes alarak var olmuş bir türüz. Bir bebek annesinin kucağında sakinleşirken beyninde sadece kelimeler değil, bir koku, bir sıcaklık, bir kalp atışı işler. Yakınlık dediğimiz şey aslında bedensel bir olaydır. Güven duyduğumuzda salgılanan hormonlar, karşımızdakinin gerçekliğine, onun da bize dokunabildiğine, incinebildiğine, orada olduğuna dair sessiz bir kanıt ister. Ekrandaki ses ne kadar mükemmel karşılık verirse versin, bu kadim sistem bir yerlerde eksik kalır. Çünkü bağlanma, karşılıklı bir kırılganlık ister ve karşımızdaki asla incinemeyecek olan, hiçbir şey kaybetmeyen bir varlıksa, aslında bir riski paylaşmıyoruzdur.
Psikoloji buraya daha ince bir yara ekler. Gerçek yakınlık her zaman bir risk taşır. Kendimizi bir başkasına açtığımızda reddedilme ihtimalini de kabul ederiz. İşte tam da bu ihtimal, bağın değerini yaratan şeydir. Bizi bilerek seçen, bizi görüp yine de yanımızda kalan biri, koşulsuz onay veren bir makineden çok daha derin bir şey söyler.........
