Esrarengiz Bir Türk Polisiyesi “Yolpalas Cinayeti” Romanında Kriminolojik Bulgu ve Stratejik Suç Unsurları
“İnsanların en etkili silahı, içtenlik ve zekâdır.”1
Halide Edib Adıvar’ın 1936 yılında Paris’te kaleme aldığı “Yolpalas Cinayeti” adındaki polisiye romanı, basıldığı yıl Yedigün dergisinde ilan ve reklam kampanyasından hemen sonra yayınlanmıştır. Ertesi yıl ise sansasyonel etkisi yayılan bu cinayet romanının (1937) Muallim Ahmet Halit Kitap Evi tarafından “realist roman” sunuşuyla basıldığı kamuoyunda bilinir. Yedigün dergisi “Yolpalas Cinayeti” romanını dergi okuyucularına şu sözlerle tanıtır:
“Halide Edib yeni romanını, değer bilen okuyucularına Yedigün sayfalarında sunma imkanını bize vermiş bulunuyor. Türk edebiyatının bu hakikaten edib romancısı Avrupa’da yazdığı son romanının ilk müsveddelerini gönderdi. Pek yakında bu sayfalarda zevkle, bedii heyecan ürpermeleriyle okuyacaksınız. Çünkü bu roman Türk edebiyatında bir merhale olacaktır.”
Kendine Kaz Akkız ismini veren Bay Murat Sallabaş’ın küçük oğlu Bülent’in dadısı Nadire2, şoför Mükerrem’i öldürüp, Bayan Sallabaş’ı da karnından yaralayarak kanlı evrağın öznesi olur. Bir çocuk bakıcısının cinayetin anatomik yapısında başrol oynaması oldukça sarsıcıdır. Bağlam kurulduğunda, Mükerrem ile yolları henüz küçük bir kız çocuğuyken, Anadolu’nun çorak ve ıssız köyünde para biriktirmek için annesiyle öküz bakan travmatik geçmişine kadar eskiye uzanır. Bay ve Bayan Sallabaşların oğluna dadılık yapmak için geldiği büyük ve görkemli İstanbul hikayesi başladığında, bir katil olacağından habersizdir. Suçunu itiraf eden bir katile dönüşmesindeki etkin tetikleyici rol, Yolpalas’ın şoförünün Akkız’ın travmasının özü olan annesinin katili olmasında gizlidir.
Suçlu ile empati yaptıran bir algıda seçicilikle jilet gibi pürüzsüz işlenen roman, 1900’lerin başında Şişli’de Yolapalas apartmanında işlenen cinayetin görüldüğü dava ile başlar. Mesleğinin henüz ilk yıllarında olan ve bir katili savunan avukatın etkileyici savunma mekanizması da romanda ruhsal monolog ve diyaloglar eşliğinde okunmaktadır. Romandaki akıcı betimlemelerde tespit ediliyor ki, müvekkilini aklamak için mesleğinin zirve noktasına ulaşıp, yere çakılan; kazanmak suretiyle yarattığı delillerle tekrar zirveye çıkarak ilk meslek yıllarının önemli bir dosyası halinde nitelendirilecek olan bu Yolpalas cinayeti vakası, avukatın vermiş olduğu mücadele ile daha da dikkat çekici bir unsurdur.
Yolpalas, dönemin İstanbul’unu, kentte yaşayan aydınların Türkiye ve Avrupa’ya olan bakışlarını, yeni oluşan sınıf çatışmalarını ve anlamda istikrarla sonradan görmenin iç yüzeyini genel hatlarıyla ele almaktadır. Karagümrük’ten çıkışın anahtarı Yolpalas’tır. Nitekim
Cinayet vakasının ince işlenişi, yüksek sosyetenin ve devrin yaşantısından kesitler, sosyal eleştirinin malzeme olgusu olarak romanda işlenmiştir. Cinayete zemin hazırlayan şaibeli olay örgüsü işlenirken ana karakterlerin toplumun zengin ve fakir prototiplerini oluşturduğu da titizlikle analiz edilir. Bay Murat Sallabaş’ın zengin bir müteahhit-yol- olması; İstanbul’un asil soyluları ile davetlerde bulunup, doruk noktalarda şuh kahkahalar eşliğinde geçirilen entelektüel geceleriyle bilinmesi, onun mertebesini ulaşılmaz ve sahici bir noktaya taşımaktadır:
“Biz havyar yiyor, şampanya içiyoruz. Ötekiler soğan, sarımsak yiyor, nefesi kokuyor. Hep hasat, işçilere güya yapılan haksızlığa gelince, o da Bolşevik makulesi3 (takımı) baldırı çıplakların çıkardığı yalan.”
Karagümrük’ten çıkışın anahtarı Yolpalas’tır bu romanda. Sefil Akkız’ın ve yoksulluktan geldiği bariz olan Bayan Sallabaş Sacide’nin sonradan görme veya görülme köhne yalnızlığı, bir haykırış olarak kanlı bir figürana, anatomiye ve şeytan üçgenine dönüşür. Asilzade ile köylü çatışması, Batı hayranlığı ve Sallabaş ailesinin milyonluk serveti… Poker geceleri… Şişli sosyetesinin davetlerindeki sosyal hiyerarşiden, modernleşen Türk’ün öz betimlemelerle kuşatılmış yapısına değin, her bir detay bu romanda dönemin soylularından izler taşır:
“Nihayet Sallabaşların şampanyalı davetleri, yüksek poker alemleri vardı ve bu davetler, değil........
