Sanatçı benliğinden, sûret temsil iddiasından geriye çekildikçe eser manaya açılır
Sanatçı benliğinden, sûret temsil iddiasından geriye çekildikçe eser manaya açılır
Niyâzî-i Mısrî’nin -önceki yazımızda naklettiğimiz- “Aldın çü beni benden” deyişinden hareketle, sanatçının eseri kendisini büyüten bir imza, şöhret yahut kalıcılık vasıtası saymamasına mahsus yorumumuzu şöyle tahkim edebiliriz:
Sanatçının benliği merkezden çekildiğinde eser sahipsiz kalmaz; hakiki Sahibi’ne nispet edilir. Sûret sanatçının mülkü olmaktan çıkarak ona teslim edilmiş bir emanete dönüşür. Emanet, keyfî kullanıma kapalıdır; sanatçı hem sûretin hakkına hem de sûretin işaret ettiği manaya hürmet etmekle yükümlüdür. Böylece sanatın ahlakı, eserin dışında ona sonradan eklenen bir yasaklar dizisi değil, bizzat görünür kılma fiilinin içinde bulunan sorumluluk olur.
Bu sorumluluk, perspektifsizliği şekle ait birkaç belirtiyle sınırlandırmamayı gerektirir. Ufuk çizgisinin bulunmaması, nesnelerin uzaklığa göre küçülmemesi, iç ve dış mekânın aynı yüzeyde gösterilmesi yahut farklı zamanların yan yana getirilmesi ancak bu idrak düzeni içinde anlam kazanır. Aynı biçimler tevhidî bir nazardan koparıldığında kolayca üslup taklidine dönüşebilir. Bu bağlamda perspektifsizlik bir form repertuvarına değil; sûreti, mekânı, zamanı ve sanatçıyı kendi haddine yerleştiren mana nizamına işaret eder.
Bu nizamda sanat temsil merkezli olmaktan tecellî merkezli olmaya döner. Çünkü temsil, olmayanı mevcut sûretle ikame etmeye; tecellî ise hazır bulunan sûrette tükenmeyeni fark ettirmeye yönelir. Temsil seyircinin “Bu nedir?” sorusunu cevaplandırırken tecellî, “Bu........
