Görme: Optikle mana arasında hakikatin perdesini aralamak
Nur ve nur estetiği ile ilgili yazılarımızda, görüşlerini anlamaya/anlatmaya çalıştığımız zatların en meşhur eserlerine başvurduğumuz için ayrıca kaynak belirtmemiştik. Bu tutumuzu şimdi inceleyeceğimiz “görme” konusunda da sürdüreceğiz.
İslam tasavvurunda görme, yalnız gözün dış dünyaya açılması değildir; ışık, renk, suret, akıl, hayal, basiret ve marifet… arasında kurulan çok katmanlı bir idrak düzenidir. Bu düzenin ilk eşiğinde yer alan İbnü’l-Heysem, görmeyi fizikî şartlarıyla ele alır. Ona göre gözle nesne arasında bir mesafe bulunmalı, nesne gözün karşısında durmalı, arada saydam ve kesintisiz bir ortam olmalı, nesnede ışık bulunmalı, nesne yeterli büyüklükte olmalı ve görülen şeyde matlık yahut renk bulunmalıdır. Bu şartlardan biri eksik olduğunda görme gerçekleşmez.
İbnü’l-Heysem’in konuya en önemli katkısı, görmeyi gözden çıkan ışınlarla değil, nesneden göze gelen ışık ve renk suretleriyle açıklamasıdır. Görme, temasla değil mesafeyle; keyfî bakışla değil, düz çizgiler boyunca gelen ışıkla gerçekleşir. Nesnenin rengi, ışıkla birleşerek göze ulaşır; ışık yoksa renk de görünür olamaz. Böylece görme, ışık, mesafe, saydamlık ve suretin göze intikaliyle kurulan bir fizikî-idrakî olay hâline gelir.
Bu ilk aşamada görme, büyük ölçüde optik bir hadisedir. Ancak İbnü’l-Heysem’in optiği bile salt fizik değildir. Çünkü görme, nesnenin “göze ulaşması” kadar gözün o etkiyi kabul edebilmesine de bağlıdır. Nesne çok küçükse, çok yakınsa, arada engel varsa, ortam saydam değilse veya ışık yetersizse göz görmez. Böylece........
