menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Neoliberal sermayenin Çin ile ittifakı-2

4 0
yesterday

Çin, Sovyetler Birliği’nin kısa süre sonra düşeceği kontrolsüz dağılma tuzağından bu sayede uzak durdu. Aslında dışa açılma çok daha önce başlamıştı. 1980’de Shenzhen, Zhuhai, Shantou ve Xiamen’de kurulan Özel Ekonomik Bölgeler yabancı sermayeye açılmış, 1984’te Şanghay dahil on dört kıyı şehri de sürece katılmıştı.

1980’lerden itibaren inşa edilen bu yeni modelde neoliberal sermaye ile Çin arasında örtülü bir çıkar birliği kuruldu.

Neoliberal sermaye açısından hesap basitti. Fabrikalar Doğu’ya taşınarak üretim maliyetleri asgariye indirildi, Batı metropolleri finans, teknoloji ve hizmet sektörüne odaklandı. Reel ücretleri baskılanan Batılı kitleler Çin’in ucuz tüketim mallarıyla teselli edildi, enflasyon onlarca yıl düşük tutuldu.

Çin açısından ise kazanç daha da büyüktü. Grevlerin, bağımsız sendikaların ve katı çevre mevzuatının bulunmadığı otoriter bir idare, yabancı sermayeye dünyanın en öngörülebilir ve kesintisiz çalışma sahasını sundu. Çin, yabancı şirketlere kapılarını açarken “ortak girişim” ve teknoloji transferi şartı koşarak küresel üretim bilgisini adım adım bünyesine çekti.

2001 yılında Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) katılması bu sürecin nihaî tescili oldu. Çin artık ucuz bir montaj atölyesi değil, limanları ve tedarik zincirleriyle dünyanın vazgeçilmez sanayi kalbiydi.

Batılı karar vericiler uzun yıllar boyunca safdil bir teze sığındılar: “Serbest piyasa geliştikçe Çin toplumu zenginleşecek, zenginleşen orta sınıf hürriyet talep edecek ve rejim kendiliğinden liberal bir demokrasiye evrilecektir.”

Oysa hakikat bunun tam aksi istikamette tecelli etti. İktisadî zenginleşme, komünist rejimi tasfiye etmek bir yana, devletin gözetim ve otoriter denetim mekanizmalarını modern teknolojiyle tahkim etmesine yaradı. Çin, mülkiyeti, piyasa araçlarını ve küresel........

© Yeni Asya