menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Eski Türklerde ölen çocukların ‘semaya defin’ geleneği

57 0
18.09.2026

Prof. Dr. Semih Güneri yazdı…

Öğrenciliğimden beri, eneski çağlardan Demir Çağlarına kadar kaç kurganda, kaç anıtsal mezarda, kaç sıradan gariban halk mezarında, o mezarlara gömülmüş kaç bireyin kalıntılarına yüzyıllar sonra ilk dokunanlardan biri de ben oldum? Yalnız başına gömülenleri mi görmedim? Yüz-yüze bakan soylu çiftin üç bin yıllık sessizliğine mi tanık olmadım? Sayıları yüzlere varan aynı boydan bireylerin topluca ateşe verilip yakılmış kalıntıları arasında mı dolanmadım? Birkaç metre aşağıda, yüzlerce yıl önce defnedilmiş, öylece yatan atalarımız olacak birilerinin kurganları üzerinde mi uyumadım? Soylusundan garibanına, her türde bireyin, bireylerin yüzlerce yıl önce definleri yapılmış gömmelerinde bulundum. Çalıştım. Yazdım. Anlattım. Yaşadım. Ama asla bir çocuk mezarı görmedim.

Hangi yıldı, hatırlamıyorum. Bizim bu ‘Türk-Altay Kuramı’ kitabının birinci basımı öncesiydi. Arazi çalışmalarını bitirmiştik. İzmir’e dönmeden önce geriye yapılması gereken bir dizi iş kalmıştı. Sabah erkenden kalkıyor, domates, salatalık ve ekmekten oluşan kahvaltımı yapıyor ve işime bakıyordum. Şehirde, saat 10.00-17.00 arasında yalnızca bu iki sebzenin, bir kadın satıcı tarafından satıldığı “kiosk”ten biraz daha genişçe bir portatif dükkân belli bir tarihe kadar o köşede varlığını korudu. Sonra diğer güzel şeyler gibi o da yok oldu gitti.

Öğleye kadar, arazi çalışmaları boyunca not ettiğim olanı-biteni düzenliyor, çektiğim resimleri toparlıyor, bilgisayara aktarıyordum. Bana arazide yardımcı olan yabancı arkadaşların teslim ettiği rapor ve çizimleri benimkilerle karşılaştırıyor, işi kolaylıyordum. Kaldığım otelin, Raskolnikov’un Peterburg’daki yatak-masa-sandalyeden oluşan loş odasını ya da yüzbaşı Marmeladov ailesinin Moskova’daki rutubetli evine benzer küçücük odasında, sabahın köründen akşama kadar bu işleri yapıyordum. Akşam (15.30’dan sonra) dışarı çıkıyor, akşam yemeğimi yedikten sonra otelime dönüyordum. Artık bu saatten sonra kitabıma yoğunlaşabilirdim. O mevsimlerde zaten serin olan hava biraz daha serinlemiş, yağmurlar başlamıştı. Geceliği 15 dolarlık bu eski otelin, şehrin arka dar sokaklarına bakan odasının küçük penceresinden, bir türlü kesilmek bilmeyen yağmurun, bakımsız yollardan nasıl dere gibi aktığını izlerken, kısa bir süre sonra evime kavuşma ihtimalinde teselli buluyor, kalan enerjimi bu şekilde muhafaza ediyordum.

Birkaç gündür kitabım için, Avrasya Tunç Çağı ölü gömme gelenekleri konusunda deli gibi not biriktiriyorum. Gene böyle çamurlu su renginde bir gök, yağmurlu, kasvetli bir akşam vakti. Odamın titrek ışığında başım bilgisayar ekranına gömülmüş, yok şu bacaklarını içe çektiydi, yok bu cenin pozisyonu aldıydı, yok öbürü sırtüstü düz yattıydı, gibi sıradan detaylara karışmışken, konu geldi çocuk mezarlarına. Orada kaldı. Çocuk mezarı yoktu. İlk o gün öğrendim bu gerçeği.........

© Veryansın TV