İmamoğlu’nun diploma davası: Karardaki yapısal sorunlar
Diğer
27 Ocak 2026
Ekrem İmamoğlu
Öncelikle karar, alışık olduğumuz idare mahkemesi kararlarına kıyasla dikkat çekici biçimde uzun kaleme alınmış. Belli ki heyet, kararın Türkiye siyasi ve hukuki tarihi bakımından taşıdığı önemin farkında.
On dört sayfalık gerekçede Danıştay’ın 1954 ve 1972 tarihli kararlarından başlanıyor, Fransız Danıştayı kararlarına kadar uzanılıyor. Metin yoğun biçimde alıntılar içeriyor.
Yabancı kararlara (aktarma yoluyla değil) doğrudan atıf yapıldığına göre heyet üyelerinin Fransızca bildiğini varsaymamız gerekiyor.
Bana kalırsa kararın hacmini artıran bu anlatımlar, Danıştay Kararlar Dergisi’nin 2021 tarihli bir sayısından (s. 369-375) ölçüde kopyalanıp yapıştırılmış izlenimi veriyor.
Heyet üyelerinin yabancı dil düzeylerini bilmiyorum. Ancak eğer Fransızca bilmiyorlarsa ortada açık bir usulsüz alıntı sorunu vardır. Arka planında etik meselelerin tartışıldığı bir kararda bu husus özellikle kayda değerdir.
Bu konu tali olduğu için uzatmayacağım. Meraklısı, Prof. Kemal Gözler’in “Yargı Kararlarında ve Mevzuatta Usulsüz Alıntı Olabilir Mi?” sorusunu ele aldığı Örnekleriyle Usulsüz Alıntı Sorunu adlı kitabına bakabilir.
Kararda meseleye “anayasal ilkeler ışığında” bakılmak istendiği görülüyor. Bir anayasa hukukçusu olarak bu tür girişimleri önemsiyorum. Hatta kamusal nitelik taşıyan her sorunun anayasal bir perspektifle ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle bu bölüme özellikle dikkat kesildim. Ne var ki burada ciddi sorunlar var.
Gerekçede şöyle deniyor:
“Anayasa'nın 42. maddesinde eğitim hakkının sınırlandırılmasına ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır. Bununla birlikte eğitim hakkının mutlak ve sınırsız bir hak olduğu düşünülemez. Nitekim anılan maddenin ikinci fıkrasında yer verilen ‘Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.’ ifadesi ile devlete bir takdir alanı yaratılmıştır. Eğitim hakkının Anayasa'nın Sosyal ve Ekonomik Haklar bölümünde düzenlendiği hususu da gözetildiğinde devlete tanınan bu takdir hakkının özünde bir sınırlama yetkisi de içerdiği anlaşılmaktadır. Öte yandan, Anayasa'da diğer haklardan farklı olarak eğitim hakkının sınırlanması hususunda kanun koyucuyu bağlayan belli bir meşru amaçlar listesi bulunmamaktadır. Dolayısıyla kanun koyucunun eğitim hakkının sınırlanması hususundaki takdir aralığının geniş olduğu ifade edilebilir. Ancak kanun koyucunun bu takdir yetkisinin Mahkemelerin denetimine tabi olduğu açıktır.”
Bu tespit en az iki nedenle sorunlu.
Birincisi; konunun eğitim hakkı kapsamında ele alınması başlı başına tartışmalıdır. Anayasa Mahkemesi de meseleyi bu çerçevede ele alma eğilimindedir, ancak esasen konu özel yaşama saygı hakkıyla ilgilidir. Ekrem İmamoğlu yatay geçişten sonra eğitimini diğer öğrenciler gibi tamamlamış, sınavlara girmiş, başarılı olmuş ve diplomasını almıştır. Yani eğitim sürecine ilişkin somut bir sorun söz konusu değildir. Mesele artık İmamoğlu’nun mesleki ve siyasi yaşamıyla doğrudan bağlantılıdır.
Nitekim İnsan Hakları Mahkemesinin diploma ve ruhsat iptallerine ilişkin kararlarında da vurgulandığı üzere, bireylerin büyük çoğunluğu dış dünya ile olan ilişkilerini ve sosyal konumlarını en çok mesleki faaliyetleri üzerinden kurarlar. Diplomanın iptali gibi mesleki hayata yönelik müdahaleler, bireyin sosyal kimliğini etkilediği ölçüde Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına girebilir.
Ekrem İmamoğlu özelinde bu kararın serbest seçim hakkına kadar uzanan sonuçları da vardır. Bu nedenle meselenin eğitim hakkı eksenine sıkıştırılması isabetli değildir.
İkincisi; mahkemenin “düzenleme” ve “sınırlama” kavramlarını kolaylıkla iç içe geçirerek kullanması son derece tartışmalıdır. Dahası, sınırlamaya ilişkin kurduğu akıl yürütme açıkça hatalıdır.
Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve hürriyetler yalnızca “Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak” sınırlanabilir. Mahkeme eğitim hakkında özel bir sınırlama neden olmadığı için sınırlama marjının genişlediğini düşünüyor.
Bu doğru değildir. Eğer Anayasa’nın ilgili maddesinde özel bir sınırlama sebebi öngörülmemişse, o hak ya mutlak niteliktedir ya da yalnızca zımni sınırlamalara tabidir. Anayasa’da bir hak bakımından özel sınırlama nedenlerinin bulunmaması, mahkemenin ileri sürdüğünün aksine, kanun koyucuya daha geniş bir sınırlama alanı tanımaz. Tam tersine, sınırlama marjının daha dar olduğunu gösterir.
Karar, bu yönüyle de sorunludur. Ancak bu husus da tali olduğu için ayrıntıya girmeyeceğim. Meraklısı, Prof. Fazıl Sağlam’ın Temel Hakların Sınırlanması ve Özü adlı eserine ve Prof. Bülent Tanör’ün Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu isimli kitabına bakabilir.
Bu iki nottan sonra daha belirleyici noktalara geçmek istiyorum.
Türkiye’de idarenin tesis ettiği bir işlemi aradan 35 yıl geçtikten sonra geri alması, çok istisnai durumlar dışında mümkün değildir.
Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi ve Danıştay........
