menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dünya proletaryasının “yeni bir hikâyeye” ihtiyacı var!

7 0
25.08.2026

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

Dünya yerleşik olanın, geleneksel olanın ya da kural ve kaidelerle çepeçevre sarılmış olanın bugünkü kadar büyük bir hızla yıkıldığı, yerine yenilerinin dikildiği başka bir döneme daha önce şahit olmamıştı. 

Dünya baş döndürücü hız ve ölçekte değişiyor. O yüzden yaşananların ne anlama geldiğini çözmekte zorlanıyoruz. Bu, ‘tereyağından kıl çeker’ gibi çok mükemmel operasyonlar yaptıklarını zanneden Amerikalı ve İsrailli haydutlar da dâhil tüm kesimler için geçerlidir. Her devletin, her çıkar grubunun, komünistlerin, kapitalistlerin, İslamcıların her birinin dünyanın geleceğine dair kendine özgü düşünceleri ve çıkarımları olsa da hız ve ölçeğin dinamik yapısı tüm geçerli öngörüleri kısa sürede yerle yeksan ediyor. Hemen herkes dönüşümün hızı ve belirsizliği içinde debelenirken egemenler bundan tek çıkış yolunun kuralsızlığın kural olduğu, gücü gücüne yetene bir dünyaya göre yaşamak olduğunda hem fikir gibi gözükmektedirler. Ankara’daki son NATO toplantısı bunun alenen ilan edilmesidir.  

Dünya proletaryası barutu tükenmiş bir silahla burjuvaziye karşı yer yer meydan okurken, bu umutsuz mücadeleden her defasında mağlup ayrılıyor, kendi içine dönüyor ve hıncını kendi sınıf kardeşlerinden, yoksul halklardan alıyor. Dünya proletaryasının yeni bir hikâyeye ihtiyacı var.  

Emperyalist kapitalizm her ne kadar kendisine karşı yer yer kitlesel direnişler ve halk isyanları olsa da bu sadece yüzeyde kalan aldatıcı bir görüntüdür. Daha derinde görünen hakikat, iradesi kırılmış, birbirine düşürülmüş bir toplumsal gerçekliktir. Emperyalist kapitalizm bir zamanlar, çok değil 50 yıl önce kendisine yönelmiş devrimci halk şiddetini bugün büyük oranda savuşturmuş, bu şiddeti toplumun kendi içine kanalize etmiştir. Yoksulun yoksula, ezilenin ezilene karşı savaşını hayata geçirmiştir. Bunun en dramatik sonucu dünyada her gün 150 kadının erkekler tarafından katledilmesidir. Çocukların bile birer “katile” dönüştürülmesidir. Toplumun elinde kapitalizme doğrultulmuş gerçek bir silah kalmamıştır bugün. Dünya nüfusunun sekizde biri, 1 milyar insan ruhsal hastalıklarla baş etmeye çalışırken dünya burjuvazisi yapay zekâ tarlalarıyla hükümranlığını dijital bir zirveye çıkarmıştır. Dijital teknoloji ve ekonomi bugün ABD’li bir işçi ile Nepal’deki köylünün ortak düşmanı olmuştur. Her ikisi de bu algoritmik tiranlığın kölesi olmuştur.  

Burada asıl yapılması gereken elbette işçi sınıfının öncülük işlevini iman tazelercesine tazelemek olamaz. İşçi sınıfının; hem yaş, nicelik, toplumsal cinsiyet, ekolojik ilişki, etnisite ve kent-kır diyalektiğiyle giderek değişen, çeşitlenen ve kapsamı derinleşen siyasal-toplumsal rolünü yeniden tanımlamak gerekir hem de son 35 yıl içinde sınıf kültüründe yaşadığı karakter aşınmasının nedenlerini çözümlemek gerekir. Bugünkü işçi sınıfı ne 19. yüzyılda ilk var oluşundaki kadar radikal ne de 20.yüzyılda olgunluk dönemindeki gibi devletlerin ciddiye aldığı, kararlı, ağır başlı bir güçtür. Bugünkü işçi sınıfının durumu açıkça Marks’ın tanımladığı 19.yüzyıl ortasındaki Fransız köylüsünden farklı değildir: 

Sonuçta sınıf çıkarlarını kendi adlarına güçlendiremezler. Kendilerini temsil edemezler, temsil edilmek zorundadırlar. Temsilcileri aynı zamanda efendileri gibidir; üzerlerinde yetkisi vardır, sınırsız hükmetme gücüyle onları başka sınıflara karşı korur, onlara yukardan yağmur ve güneş yollar.

Sonuçta sınıf çıkarlarını kendi adlarına güçlendiremezler. Kendilerini temsil edemezler, temsil edilmek zorundadırlar. Temsilcileri aynı zamanda efendileri gibidir; üzerlerinde yetkisi vardır, sınırsız hükmetme gücüyle onları başka sınıflara karşı korur, onlara yukardan yağmur ve güneş yollar.

Neoliberalizm ve sınıfın dönüşümü

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1980’lere kadar eski kuşak işçi sınıfının temel özelliklerinden biri yaşamlarının riskler, dalgalanmalar içermeyen son derece istikrarlı ve doğrusal akmasıydı. Elbette direnişler, grevler vardı ama bunlar daha ileri kazanımlar içindi. Mevcudun gerisine düşme kaygıları yoktu. İşleri sendikalarının güvencesi altındaydı. 1945 ila 1970’li yıllar işçi sınıfının tüm zamanlarında sendika üyeliğinin en yüksek olduğu yıllardır. 60’lı ve 70’li yıllarda yüzde 70’leri bulan toplu sözleşmelerin oranı günümüzde yüzde 20’lere kadar düşmüştür. 

Eski kuşağın iş güvencesi ve emeklilik sorunları yoktu. Bu kuşak için geleceğe dair belirsizlikler hemen hiç yoktu. Tüketim konusunda hiçbir şekilde arzu ve hazlarının esiri olmamışlar, tersine harcamaya değil tasarrufa önem vermişlerdi. İş ve meslekleri kendi değerlerini ispatlama aracıydı, o kadar ki içlerinde bazıları çalışma karşılığında hak ettikleri mükâfatı bile kabul etmeyecek kadar dünyevi çileciliğe sahipti. Bir tür protestan ahlakıydı bu. Türkiye’nin 1960’lı yıllarda oluşan modern sanayi proletaryası da gecikmeli de olsa bu gelişimin dışında değildi. 

Dünya meseleleri karşısında politik tutum almayı bir görev bilirlerdi. Savaşa ve sömürgeciliğe karşıydılar. Ve belki de en temel özellikleri işyerlerinde sahip oldukları karar alma güçleri bugünkü kadar dip noktalarda değildi. 

Eskinin risksiz, güvenceli ve rutin çalışma modelleri karşında kapitalizmin geliştirdiği yeni esneklik anlayışı 21. yüzyılın çalışanları için kurumları kökten değiştirerek iktidar içinde iktidar yaratmıştır. Temelinde isyansızlaştırmanın olduğu bir çifte kıskaçtır bu. Toyotizm, postfordizm, kalite çemberleri, takım liderleri, özelleştirme, deregülasyon, performans, mobbing, sıfır sürtünme, Endüstri 4.0 vb. 

Bu süreklilik içinde bir değişimden ziyade tam bir kopuştu. Geri dönülmez bir kopuş! Zamansal değişim o kadar serttir ki bir yazar buna “şok doktrini” (Naomi Klein) adını vermişti. Günümüz genç işçi kuşağının sınıf mücadeleleri hafızasının zayıf olmasının bir nedeni de işte bu geçmişten sert ve geri dönülmez kopuştur. “Bu an zamanın okunun kırıldığı andır! Kısa vadeye odaklı, geleneklere ve dayanışma ilişkilerine düşman bir politik ekonomide hedefine varamaz oldu bu ok!” (R. Sennet ) 

Fordizmin işçi sınıfında yarattığı protestan ahlakından patronunun “kendi yanında” olduğu yanılsamasını uyandıran bir tür otoritesiz iktidar modeline geçilmişti. 

Günümüzde sınıf bilincini geleneksel Marksist yaklaşım ile çözmenin giderek karmaşıklaşmasının temel nedenlerinden biri de işte bu gelişim sürecidir. Esneklikle her gün daha fazla iç içe geçen yeni teknolojiler eski işçi sınıfında var olan “zanaatkârlık ruhunu”, mesleki disiplini ve dayanışma ilişkilerini alt üst etmiş, bu değerleri arkaik ilan etmiştir. Eskinin tartışılmaz berrak gerçekleri ücret, sendika, tazminat, emekli maaşı, iş güvencesi, toplu sözleşme, grev, dayanışma vb. yüzyıllık kazanılmış haklar şimdi tekrar mücadelelerle yeniden kazanılması gereken olgular haline dönüşmüştür. Sadece bu da değil, geçmişin geleneksel sendikalı, vardiya saatleri belirli, orta yaşlı, erkek sınıf bileşiminin yerini bugün yarı zamanlı sendikasız çalışan, çok dilli etnik, göçmen, genç ve kadın işçiler almıştır.  

Geleneksel bürokratik Fordist sistemin rutin akışının tersine hem zamanı hem de mekânı kuralsızlaştıran esnek kapitalizm belirsiz ve muğlak ortamlarda çalışan, risk alabilen işçiyi tercih etmektedir. Bunlar da çok dilli, göçmen ve genç işçilerdir, çünkü hem risk alma hem de “boyun eğme” bakımından daha elverişlidirler. Tüm bir Batı kapitalizminin emek politikaları artık “becerilerin hızla değişmesinin” kural olduğu varsayımına dayanmaktadır. Örneğin Silikon Vadisi "sürtünmesiz” kavramını icat etmiştir. Bununla kastedilen her an her işe hazır olan, çağrıldığında hemen gelen, aile, eş, çocuk vb. manevi bağları zayıf olan ve kısa vadeli çalışacak işçi tipidir. Kariyer, meslek ve zanaat gibi gelecek planları olmayan genç kuşaklardan işçiler en değme  -“sürtünmesiz”- işçi tipi olarak görülmektedir. Burjuvazi için sürtünmesiz olan optimaldir! 

İşçi sınıfının temsiliyet krizi

Klasik fabrika düzeninin bittiği iddiasının aksine sayısal olarak dünya tarihinin en büyük somut sanayi işçisi ordusu, yaklaşık 800 milyon kişi şu an küresel ekonominin çarklarını döndürmektedir. Bu 800 milyon işçinin 500 milyonu fabrikalarda ve imalat sanayinde, geri kalanı maden, inşaat ve altyapı sektöründe çalışmaktadır. (ILO verileri) Dünya işçi sınıfının, -kayıtlı 3.5 milyar işçinin- yüzde 25’i sanayide çalışan mavi yakalı işçi; yüzde 25’i tarımda çalışan köylü ve göçmen işçiler; geri kalan yüzde 50 de hizmetler sektöründe çalışan beyaz yakalı işçilerdir. 1.5-2 milyar da kayıtsız işçi olduğu tahmin ediliyor.  

Dünya işçi sınıfı hizmetler sektöründe yeni bir yoğunlaşma süreci içinde. Sınıf içinde beyaz yakalıların, göçmen işçilerin, yaş ve cins olarak da kadınların ve gençlerin sayısı giderek artıyor. ABD ve Avrupa’nın üretim birimlerini ucuz işgücü olan güneydoğu Asya ve Çin’e kaydırmaları batı yarımkürede “sanayisizleşme” olgusunu yaratmış, sonuç olarak buralarda sanayide çalışan işçi sınıfı yüzde 10-15 e kadar düşmüştür. Batı’da ön planda olan hizmetler sektörüdür. “Plaza proletaryası”, platform işçileri (kuryeler, depo işçileri), belediye, ulaşım, hastane, otel ve turizm çalışanları vb.  

Batı’da şehirler beyaz yakalı işçilerin, proleterleşen kadın ve gençlerin yeni fabrikası haline gelmiştir. Şehrin kendisi adeta bir ‘fabrika’ işlevselliğindedir. Şehrin cadde ve meydanları mücadele alanıdır.  

Dünya işçi sınıfının coğrafi merkezi ise artık Londra, Berlin, Paris, Detroit değil; Şangay, Mumbai, Cakarta ve İstanbul-Kocaeli’dir. 

Küresel işçi sınıfı içinde hızla gelişen göçmen işçilik son 25 yılın en temel olgularındandır. Patronların yerleşik işçi sınıfını deregüle etmesinde kullanılmaktadır. 

Türkiye üzerinden bakarsak, ‘90’lardan sonra bu durum Türkiye için yapısal bir olgu olmuştur. Kapitalizmin küreselleşme evresinde sadece emek-sermaye değil mekânsal eşitsizlikler de alabildiğine derinleşmiştir. Doğu ve Güney’den ABD ve Avrupa’ya uluslararası göç dünya ölçeğinde eşitsiz gelişim yasasının bir sonucu olarak, işçi sınıfının bileşiminde ciddi değişikliklere neden olmuştur. “Sermayenin Yeni Hafif Piyadeleri, Kaçak Göçmen İşçiler” kitabının yazarı Taner Akpınar göçmen işçi istihdamının kuramsal zeminini Marx’ın “yedek sanayi ordusu” ile birlikte ele alarak göçmen işçilerle “yedeğin de yedeğinin yaratıldığını” ifade ederek çok doğru bir analiz yapmaktadır. Kaçak göçmen işçinin kapitalist için en büyük cazibesi hem mutlak hem de nisbi artı değeri başka hiçbir işçi grubunda bu kadar artıramayacak olduğudur. Sürekli yakalanma ve sınır dışı edilme korkusu ile yaşayan bu uysal işgücü, emeğin ve üretimin maliyetlerini düşürmede biçilmiş kaftandır. 

İşçi sınıfı bugün dünya ölçeğindeki büyük hacmine rağmen tarihsel mücadelelerle edindiği birlik ve dayanışma kültürünü........

© sendika.org