menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran’ı Kim Yönetiyor?

44 0
19.03.2026

İran’ı Kim Yönetiyor?

İran’ı Kim Yönetiyor?

Tahran’ın birkaç haftalık savaşın ardından hem kendi imkânları hem de bölgesel ve küresel zemininin sınırlarının fazlasıyla farkında olması kaçınılmazdır. Bu sınırlı imkânlar ve zeminde İran’ın fazlaca bir manevra alanı bulunmuyor. Bu kadar sıkışmış bir haldeyken, ülkeyi yöneten aşikâr bir resmi ve sahici anlamda meşruiyete sahip iradenin olmaması bütün bu zorluklardan daha büyük bir krize denk geliyor.

“İran’ı kimin yönettiği sorunsalı” sadece 28 Şubat’ta Amerika ve İsrail’in Tahran’a karşı suikastlarla başlattıkları savaşın ilk andaki ağır bilançosundan ortaya çıkan bir mesele değil. Ya da İran Milli Güvenlik Konseyi’nin başında bulunan Laricani’nin öldürülmesiyle gündeme gelen bir sorun değil. Aksine, Laricani’nin Haziran 2025’te İran’a yönelik saldırıların ardından fiilen ülkeyi yönetmeye başlaması sonrası zirveye oturan ya da ismi konulan bir kriz aslında. Zira “İran’ı kimin yönettiği sorununun” tarihi, eğer istenirse farklı argümanlarla, 2005’lere kadar götürülebilir. Kaldı ki mezkûr meselenin varlığı, devrim sonrası “nihai irade” anlamında sorunlar yumağı içerisinde işleyen yönetim sisteminde tespit edilebilir. Ancak yaşanan sıcak krizin tarihi içerisinde kalarak analiz yaptığımızda, en genel anlamıyla, ülkeyi “kimin yönettiği sorunu” Reisi sonrasından başlayarak iki yıla yakındır zirve noktasına çıkan bir meseledir.

2025 Haziran saldırılarının ardından bu sorunu acı bir şekilde var eden İran sistemi, çözümü de gücü ahalinin sağlayacağı meşruiyetten alacak yaklaşımları aklına bile getirmemekte aramış; yine bir paradevlet refleksi gösterip, Laricani’yi “de facto lider” olarak konumlamıştı. Bu gelişmenin ardında, yalnızca Pezeşkiyan’ın kişisel olarak sönük, karizması ve irade sahibi olmayan bir isim olması da yatmıyordu. Zira Pezeşkiyan, gece geç saatlere kadar açık tutularak katılımın artırılmaya çalışıldığı ama seçmenin yarısının bile gitmediği sandıklardan çıkmıştı. Toplam seçmen üzerinden ilk turda yüzde 17’yi ancak bulan oy alan Pezeşkiyan, arkasında asgari düzeyde kabul edilebilir bir toplumsal meşruiyet olmadan, matematiksel bir netice ile (son 20 yılda ilk kez ikinci tura kalarak) Cumhurbaşkanı seçildi. Eğer seçimde Pezeşkiyan’ın rakibi ve Veli-yi Fakih’in İran Milli Güvenlik Konseyi’ndeki temsilcisi olan Said Celili Laricani’nin yerine atanırsa yönetim karmaşası yeni vechesiyle sürecek. Celili, Laricani sonrası oluşan boşluğu doldurabilecek bir isim değil. Zira sadece bir kampın ismi olarak yıllardır öne çıkıyor. Laricani, tam güvensizlik içerisinde çalışan farklı vesayet odaklarının arasındaki “dengeyi” belli ölçüde sağlayan bir isimdi. Şimdi muhtemelen Celili veya başka bir isimle böyle bir fonksiyonu da kaybetmiş İran sistemini izleyeceğiz. 

Bu aslında İran’da iktidarı elinde tutanların da İran’ı kimin yönettiği sorununu çözemediklerini göstermektedir. Zira eğer Veli-yi Fakih sistemin başındaysa, niçin ancak bir örgütte görülebilecek fiili yöneticiye ihtiyaç duyulmaktadır? Eğer Cumhurbaşkanının seçimlerle elde ettiği bir meşruiyeti varsa, niçin bu harcanabilir bir siyasi sermaye bulunmamaktadır? Gelinen noktada, askeri vesayet düzeninin herhangi bir vasi üzerinden ülkeyi yönetme imkânı da çok daralmıştır. Zira sistemi oluşturan karmaşık katmanların, paralel yapıların, vekil güçlerin, vasilerin sıcak savaş ve varoluşsal bir kriz karşısında zannedildiği gibi şümullü bir savunma mekanizması üretemediği görülmektedir. Evet doğrudur; yatay ve salkım tipi örgütlenme ve güç dağılımı aynı anda hem dış saldırılar karşısında ciddi bir savunma imkânı ortaya çıkarmakta hem de kaosun kaynağı haline gelmektedir. İran’ın gelinen noktada tek savaşı ABD-İsrail saldırganlığıyla askeri olarak baş etmesi değildir. Tahran’ın asıl savaşı, 90 milyonluk İran’ın bütün alanlarıyla yönetilmesidir. 

Aslında “muhafazakârlar” ve “reformcular” şeklinde yapılan klişe ayrımın da özünde, sistem içerisinde imtiyazlarla oluşmuş alanlarda kendi iktidarlarını yönetmeye çalışanlarla yönetilmesi gereken İran sorununa çözüm bulmaya uğraşanlar gerilimi bulunmaktadır. Laricani geçmişteki birçok çıkışı ve tercihiyle yönetilmesi gereken İran sorunsalının peşindeyken, sistem içerisinde imtiyazlı konumlarını koruyanlar güvenlik sektörünü, rant ekonomisi ya da yargı erkini yönetme peşindeydiler. Tam da bu sebepten, “kendi kendilerini yönetmeye” çalışanlarla, “yönetilmeyi bekleyen halk” arasındaki ilişki seçimlerde aleni bir şekilde yıllar içerisinde incelerek koptu. 

Gölge Liderlik ve Sistemik Tıkanma

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, özellikle son yıllarda, sistemik kireçlenmenin terminal safhasına ulaşmasıyla birlikte, iktidar matrisi içerisindeki bazı isimlerle yaşanan tıkanmanın aşılmaya çalışılmasıydı. Bu çabanın kendisi, İran içerisinde acı gerçeğin daha iyi idrak edilmesine rağmen, ağırlıklı olarak dışarıdan bakanların, biraz da çaresizce, tamamı seçilmemiş olan isimler üzerinden İran’ın politikalarına anlam yüklemesiydi. Zira İran’ı yöneten aşikâr irade, makam veya meşru isim(ler) ortada görünmeyince, “Gölge Komutan” gibi oldukça gizemli sıfatlar eşliğinde (ilk olarak New Yorker’da) kişi kültüne varacak şekilde “İran’da asıl irade arayışı” devam ediyordu. 

Süleymani üzerinden İran’ın ne kadar ince ve derinden bölgesel bir güç dengesini yönettiği, Laricani üzerinden ülke içerisinde paralel yapılar arası koordinasyonun sağlandığı, Hamaney’in nasıl sisteme vaziyet ettiği ya da özel isimlerin bölgesel ve küresel kritik dosyaların çalıştığı düşünülmekteydi. Oysa bu ve benzeri isimleri öne çıkaran ana dinamik, sistemde yaşanan tıkanmaydı. Kaldı ki, ne Riyad-Tahran yakınlaşması ne Çin veya Rusya ilişkileri ne de içinden çıkamadıkları nükleer dosyada ciddi ve kalıcı bir adım da........

© Perspektif