Bir Tekne Masalı
Bir ihtiyar balıkçı, yıldızları yüklediği teknesiyle yitik aşklar ve kadim hikâyeler arasında yol alırken; Zin ile Mem’den Yusuf ile Züleyha’ya, Romeo ile Jülyet’ten insanlığın ortak hafızasına uzanan bir hakikat arayışına çıkar.
Güneş alçak dağların ardına son ateşini döküp ufkun kızıl yarasına gömülmüştü.
Alacakaranlığın üzerine çöken gece esmerliği, ince bir dantel gibi işlenmiş yıldızları gökyüzünün kadife örtüsünden birer birer söküp kıyıdaki kumsala dizerken denizin derinliklerinde uyuyan tanrıların öfkesini yüklenmiş apansız bir dalga, gelip o yıldızları avuçlar gibi toplayarak yosun kokulu eski bir balıkçı teknesine yükledi.
Saçlarına ay ışığı dolanmış deniz kızının boynundaki kolyeye yıldızlar bir pırlanta gibi dizilmişti.
Adam ağır adımlarla yürüyordu.
Kürekler suya her daldığında, denizin yüzeyinde Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateşin harfleri ile yazılmış sırlar açığa çıkıyor, yosun kokulu balıkçı unuttuğu bütün duaları yeniden hatırlamış gibi dudaklarını kıpırdattığında, azgın dalgalar ateş yazılarını siliyordu. Samanyolu kurşuni bir ırmak gibi akışıyla destanlaşan, Cezire’den göğe yükselmiş saray katibinin oğlu Zin’in imkânsız aşkını Ehmedê Xani’nin heybesine yükleyip Mem’in mezarına taşıyordu.
‘’Ey gül! Gerçi sende nazeninsin,Sen nerde, Zin’in yüzünün rengi nerde?”
Mem, elleri bağlanmış bir şekilde zindana doğru götürülürken Zin’in gözlerindeki yaşlar, Mir Ziyaeddin beyin has bahçesindeki güllere rengini veren bir aşka dönüşmüştü.
Adam yürümeye devam........
