İtirafın Gölgesinde Kurulan Hakikat
Bir hukuk düzeninde “itiraf”, gerçeğin en güçlü delillerinden biri sayılır; ancak itirafın üretildiği koşullar tartışmalıysa, geriye kalan şey hakikat değil, yalnızca güç ilişkisinin kaydıdır.
İBB davası olarak anılan süreçte ortaya atılan iddialar, bu açıdan son derece kritik bir kırılma noktasına işaret ediyor. Sanıkların, savcılık aşamasında kendi avukatları dışında başka isimlerle karşı karşıya bırakıldığı, yönlendirmelerle ifade vermeye zorlandıkları ve bu ifadelerin daha sonra “itirafçılık” kapsamında dosyaya girdiği yönündeki beyanlar, yalnızca bir usul tartışması değildir. Bu, hukukun özüne dair bir meseledir.
Çünkü hukuk, yalnızca sonuçla değil, süreçle meşrudur.
Eğer bir ifade, özgür iradeyle değil; yönlendirme, baskı ya da manipülasyonla şekillenmişse, o ifade artık delil değil, şüphedir. Ve şüphe üzerine kurulan bir yargı, adalet üretmez; yalnızca karar üretir.
Savcının Odası: Hakikatin mi, İktidarın mı Mekânı?
“İtirafçılık meselesinde insanlar savcının odasına götürülüyor, orada yönlendirmeler yapılıyor; sonra duruşmada bazıları ifadelerini geri çekip yönlendirildiklerini söylüyor.”
Bu cümle, tek başına bir hukuk sisteminin alarmıdır.
Savcının odası, modern hukukta hakikatin arandığı yerdir. Orası bir müzakere alanı değil, bir güç gösterisi hiç değildir. O odada kurulan her cümle, hukukun tarafsızlığına duyulan güvenin bir parçasıdır.
Ancak eğer o oda,........
