İnsanın Kendi Yolu
Bir insanın hayatını yargılamadan önce onun ayakkabılarını giymek gerektiğini söyleyen o cümle, ilk bakışta bir merhamet çağrısı gibi görünür; oysa biraz daha yakından bakınca bunun merhametten önce bir bilgi meselesi olduğunu fark ederiz, çünkü insan bilmediği bir hayat hakkında hüküm verirken aslında çoğu zaman karşısındaki insanı değil, kendi bilgisizliğini konuşur ve başkasının hayatını kendi hayatının ölçüleriyle tartmaya başladığı anda, insan olmanın en temel hakikatlerinden birini gözden kaçırır: Her hayat, dışarıdan göründüğünden daha uzun bir hikâyedir. Biz bir insanın bugününe bakarız, oysa onun bugünü dediğimiz şey yıllar boyunca birikmiş kararların, zorunlulukların, kayıpların, korkuların, tesadüflerin, suskunlukların ve kimsenin görmediği gecelerin toplamıdır; yüzünde yalnızca bugünün izini ararız, oysa yüz dediğimiz şey biraz da geçmişin saklandığı yerdir ve bir insanın yüzüne bakıp hayatı hakkında hüküm vermek, çoğu zaman bir kitabın yalnızca kapağına bakarak son sayfasını yazmaya kalkışmaktan başka bir şey değildir.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, kendi hayatını başkalarının hayatına ölçü olarak koymasıdır; çünkü kendi geçtiğimiz yolları bildiğimiz için onları kolay sanırız, kendi acılarımıza alıştığımız için başkasının acısını abartılı buluruz, kendi düştüğümüz yerden kalkmışsak herkesin kalkabileceğini düşünürüz, oysa insanın dayanma gücü bile hayatın ona ne kadar yük yüklediğiyle ilgilidir ve aynı ağırlık iki ayrı insanın omuzlarında aynı şeyi ifade etmez. Birinin omzunda yıllardır taşınan bir taş vardır, ötekinin omzunda ise henüz hiçbir şey; dışarıdan bakan ikisine de aynı mesafeyi yürümelerini söyleyebilir ama yürümek yalnızca ayağın ileri atılması değildir, insanın içinde taşıdığı şeylerin de onunla birlikte hareket etmesidir. Bu yüzden, “Benim hayatımı yargılamadan önce benim ayakkabılarımı giy” sözü, aslında bir başkasına yöneltilmiş basit bir sitem değildir; insanın karşısındaki hakkında konuşurken ne kadar az şey bildiğini hatırlatan bir uyarıdır. Benim geçtiğim yollardan geç, benim dağlarıma tırman, benim tepelerimde nefessiz kal, benim sokaklarımda kaybol, benim takıldığım taşlara takıl, düştüğüm yerde biraz otur, kalktığımda dizlerimdeki ağrıyı hisset ve sonra yeniden yürü; ancak o zaman benim hakkımda konuşmaya hakkın olduğunu düşün. Fakat burada bile bir yanılgı vardır: Bir insanın bütün yollarından geçseniz bile onun hayatını bütünüyle bilemezsiniz, çünkü insan yalnızca başına gelenlerden değil, başına gelenleri nasıl yaşadığından da oluşur. Aynı ölüm iki insanda aynı acıyı doğurmaz, aynı ayrılık iki kalbi aynı yerden kırmaz, aynı yoksulluk iki insanın hayatında aynı anlama gelmez. Demek ki insanı anlamanın son sınırında bile bir bilinmezlik vardır ve belki hakiki tevazu tam burada başlar: Karşımızdaki insanı tamamen anlayamayacağımızı kabul ettiğimiz yerde.
Hayatın insana bunu öğretmek için kullandığı en eski kelimelerden bazıları ayrılık, yoksulluk ve ölümdür; üçü de insanın kendisine biçtiği değeri, dünyaya dair kurduğu güveni ve geleceğe ilişkin yaptığı hesapları bir anda değiştirebilir. “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm...” denildiğinde aslında üç ayrı felaketten değil, insanın hayat karşısındaki bütün savunmalarını aşındıran üç büyük deneyimden söz edilir; çünkü ayrılık bize hiçbir şeyin bize ait olmadığını, yoksulluk sahip olduğumuzu sandığımız imkânların ne kadar kırılgan olduğunu, ölüm ise bütün hesapların bir yerde kesileceğini öğretir. Nice sultanları tahttan indiren şeyin bazen bir ordu değil bir ayrılık olması bundandır; insanın kendisine kurduğu dünya, sevdiği bir insanın yokluğuyla bir anda anlamsızlaşabilir. Nicesinin gül benzini solduranın yalnızca yaşlılık değil yoksulluk olması bundandır; yoksulluk insanın cebinden önce ihtimallerini azaltır, insana yalnızca neye sahip olmadığını değil, neyi artık isteyemeyeceğini de öğretir. Ve ölüm... Ölüm diğerlerinden farklıdır, çünkü ölüm insanı yalnızca bir şeyden mahrum bırakmaz, geri dönüş ihtimalini de ortadan kaldırır. İnsan ölümle karşılaştığında hayatın ertelenebilir olmadığını anlar ve belki ilk defa zamanın gerçekten ne olduğunu kavrar: Geçmişe dönüşü olmayan, geleceğe garantisi bulunmayan, yalnızca yaşanırken var olan bir şeydir zaman.
Bu yüzden insanın yorgunluğu çoğu zaman yaşından değil,........
