menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Prof. Dr. Bülent Bilmez ile söyleşi: “Tarihle yüzleşme, hesaplaşma ve onarıcı adalet faaliyetlerimden vazgeçmeyeceğim”

22 0
09.07.2026

Son güncelleme: 9 Temmuz 2026 -

Prof. Dr. Bülent Bilmez ile söyleşi: “Tarihle yüzleşme, hesaplaşma ve onarıcı adalet faaliyetlerimden vazgeçmeyeceğim”

9 Temmuz 2026 Perşembe

Tercih edilen kaynak olarak ekle

İSTANBUL (Medyascope) – İstanbul Bilgi Üniversitesi kayyumu tarafından işine son verilen 21 yıllık Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Bilmez, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a konuştu.

Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 21 yıl görev yapan Prof. Dr. Bülent Bilmez, işine son verilmesinin ‘Dersim Kırımı Envanteri’ kitabı ve medyadaki söyleşilerle bağlantılı olduğunu düşünüyor.

Kovulma gerekçesi olarak Türk vatandaşlığının kaybı gösterildi, ancak Bilmez 21 yıldır Mavi Kart statüsünde çalıştığını belirtiyor.

Bilmez, akademik özgürlükler ve tarihle yüzleşme konularında mücadele edeceğini vurguladı.

Kayyım yönetiminin baskısı ve üniversitelere yönelik artan hukuksuzluklar, Bilmez’in işten çıkarılmasının arkasındaki sebepler arasında görülüyor.

Bilgi Üniversitesi’nin özgürlükçü ve çoğulcu kimliğinden ayrılamadığını, bu özelliklerin hala önem taşıdığını ifade etti.

İstanbul Bilgi Üniversitesi yönetimi, üniversitenin 21 yıllık Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Bilmez’in görevine gerekçesiz olarak son verdi. Prof. Dr. Bülent Bilmez kararın İletişim Yayınları tarafından yayınlanan ve Cemal Taş ile birlikte kaleme aldıkları “Dersim Kırımı Envanteri” kitabı ve söyleşileri nedeniyle bağlantılı olduğunu düşündüğünü belirtti. Bilmez, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a bir tarihçi olarak entelektüel serüvenini, Dersim ve azınlık çalışmalarıyla ilişkisini, akademik özgürlük anlayışını, Bilgi Üniversitesi’ndeki dönüşümü ve kendi vakasını Türkiye’de üniversitelerin yaşadığı daha geniş baskı sürecinin bir parçası olarak nasıl gördüğünü anlattı.

Bilgi Üniversitesi 21 yıllık Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Bilmez’in görevine son verdi

“Ekonomiyle başladım, tarihte karar kıldım”

“Tarihçilikten öte alanlarda da aktif olmam gerekti”

“Tarih Vakfı’nın yakın Türkiye tarihinde eşsiz bir yeri olduğuna inanıyorum”

“Bilgi benim hem zihinsel hem de duygusal olarak kendimi evimde hissettiğim bir yer oldu”

“Temizlenmesi gereken çıban olarak görüldüm”

“Onlar vazgeçmiyor, ben de vazgeçmeyeceğim”

“Bundan sonra tüm etkinliklerim kayyumun radarındaydı”

“Kararı fiilen kimin verdiğini yargılama ortaya çıkaracak”

“Kişisel bir sorun değil, akademik özgürlükler meselesi”

“Asıl mesele benim yaşadığım haksızlık değil, akademik özgürlükler”

“Ekonomiyle başladım, tarihte karar kıldım”

“Öncelikle kendinden biraz söz eder misin? Nerelerde okudun? Neden tarihi seçtin?”

“Hocam ben aslında üniversite eğitimine ekonomiyle başlayıp hak yolu olarak gördüğüm en kapsamlı bilim dalı olduğu için tarihi seçmiş biriyim. 1970’lerin ikinci yarısında Ankara’da ortaokul ve liseyi okurken kaba ya da popüler Marksizm ile tanışmış bir tıfıl olarak 1982 yılında,yani henüz 18 yaşımda, ODTÜ Ekonomi Bölümü’ne girmemde ekonomiyi anlamanın ‘altyapı’yı, yani temeli anlamaya, onun da hayatı en doğru şekilde anlamaya yarayacağı düşüncesi belirleyici oldu. İlkokulu Dersim’de bitirdikten sonra, Ankara’da Yükseliş Koleji’nde okumam o zamana göre erken sayılacak yaşta İngilizce öğrenme olanağı sağlamıştı. Ardından (Yükseliş’in Hacı Ali Demirel’in okulu olmasının verdiği çocukça devrimci utancı daha fazla taşıyamamak için) ailemi zorla ikna ederek geçtiğim Sıhhıye’deki Atatürk Lisesi’nde oldukça iyi bir eğitim aldığım için, çok istediğim, benim gözümde ‘devrimci entelektüellerin kalesi’ olan ODTÜ’de fiyakalı bölümlerden ekonomiyi kazanmak zor olmamıştı. Ancak darbe sonrası üniversitelerin içlerininin boşaltılmış olduğu bir zamanda, benim asıl okumak istediğim ekonomi-politiğin ekonomi bölümlerinden kovularak yerini neo-klasik iktisada ve matematiksel iktisat bilime bıraktığı bir zamanda bölüme girmiştim. Bugünden bakınca hayatımda ilk “geç kalmışlık” deneyimim olduğunu düşünüyorum. Nitekim, daha ilk yılda büyük hayal kırıklığına uğradım ve eğitimime yurtdışında devam etmeye karar verdim. Ancak öğrenci olarak her yaz yurtdışına gitsem de, orada okuma hayalimi gerçekleştiremeyeceğimi anlayınca bölümü bitirip diplomayı aldıktan sonra, eğitimime devam etmek üzere yurtdışına gitmeye karar verdim. Bu arada Ankara’daki Goethe Enstitüsü’nde Almanca kurslarına devam ettim. Lisansı bitirirken asıl okumak istediğimin ‘gelişme ekonomisi’ olduğunu ve onu da çok disiplinli büyüme, kalkınma, emperyalizm, sömürgecilik ve azgelişmişlik genel çerçevesi içinde yapmam gerektiğini biliyordum. Bu nedenle 1980’lerin sonunda yurtdışındaki üniversitelerde arayışa girdiğimde, birçok ana disiplinin alt dalı olarak görülen ya da çok kapsamlı ve dolayısıyla çok disiplinli bir alan olarak kabul edilen ‘gelişme çalışmaları’ alanının artık inişe geçmiş, hatta sönümlenmeye başlamış olduğunu gördüm. Çok sonra bunun, dünyada çoktan başlamış olup Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararları ile ekonomik çerçevesi çizilen ve 12 Eylül 1980 darbesiyle uygulamaya geçirilen neoliberal dönüşümün sonucu olduğunu anlayacaktım. Bugünden bakınca diyebilirim ki hayatımdaki ikinci ‘geç kalmışlık’ deneyimim bu oldu. Nihayet Göttingen’de Almanca dil derslerini tamamlayıp sertifikamı aldıktan ve tarih, Türkoloji ve İranistik bölümlerinde bir yıl takıldıktan sonra, hak yolunu buldum ve tarihçi olmaya karar verdim. Bu amaçla gittiğim Berlin Humboldt Üniversitesi’nde tam da istediğim gibi çok disiplinli niteliğiyle ilgimi çeken Modern Ön Asya Çalışmaları’nda doktoramı tamamladım. Doktora konum, daha lisansta bitirme tezi konusu olarak seçtiğim, 20. yüzyılın başında hayata geçirilmek gündeme gelen ve bazılarınca Bağdat Demiryolu projesinin devamı olarak görülen bir Amerikan demiryolu ve petrol projesi ile ilgiliydi. Daha doğrusu, Amerikalı yatırımcılara karşı inanılmaz cömert bir imtiyaz anlaşmasıyla ilgiliydi. Hakkında henüz bir monografi yayınlanmamış olan bir konuydu. Ancak benim için asıl mesele, tarih yazımına bu konuda özgün bir katkı sunmaktan ziyade, hem İttihatçılar hem de Kemalist ‘Kurtuluş Savaşçıları’ hakkında yaygın olan ‘anti-emperyalist’ algısının yanlış olduğunu göstermekti ki bu proje konusunda İkinci Meşruiyet döneminde İstanbul’un ve Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalistlerin ne kadar teşne olduklarını göstermenin, iktisadi bağımlık dahil olmak üzere Batı ile ilişkilere bakışlarını doğru anlamak için önemli olduğunu düşünüyordum. Tezi bitirdiğimde adeta iki ayrı tez yazmış gibi oldum. Biri, farklı disiplinlerdeki tartışmaları sentezlemeye çalışan gelişme, modernleşme ve emperyalizm teorileriyle ilgili oldukça uzun, neredeyse küçük bir kitap oylumunda giriş bölümü, diğeri ise ilk olarak projenin hikayesini detaylı olarak anlatma kaygısıyla yazdığım ampirik ana gövde. Bu bölümü hazırlarken, hem tarihçiliğin zorluğunu deneyimleyerek öğrendim hem de kaynak avcılığından olgusal katkıya kadar her alanda büyük zevkini daha çok yaşadım. Çalışmanın sonunda ise asıl ‘tez’ olarak, neden Kurtuluş Savaşçılarının ve Kurtuluş Savaşının anti-emperyalist sayılmayacağını tartıştım. Aslında yola çıkarken, İbrahim Kaypakkaya’nın solda yaygın olan Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist olduğu iddiasını en açık ve net şekilde reddeden yazıları rehberim olmuştu. Ancak tezi bitirdiğimde daha temelde bir değişim yaşamıştım. Yola çıkarken dayanağım olan Leninist ‘kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizm’ tartışmasının ne kadar eksik ve sorunlu olduğunu görmüş olmanın verdiği özgürlükle, o günden sonra emperyalizm kavramsallaştırmasının sorunlarını ve -siyasi yelpazenin en sağından en soluna paylaşılan- anti-emperyalist anlayışın sorunlu olduğunu ve hatta sol için bir ‘ergenlik hastalığı’ olduğunu anlatmaya çalıştım her fırsatta.” googletag.cmd.push(function() { googletag.display('inline_ad'); });

“Hocam ben aslında üniversite eğitimine ekonomiyle başlayıp hak yolu olarak gördüğüm en kapsamlı bilim dalı olduğu için tarihi seçmiş biriyim.

1970’lerin ikinci yarısında Ankara’da ortaokul ve liseyi okurken kaba ya da popüler Marksizm ile tanışmış bir tıfıl olarak 1982 yılında,yani henüz 18 yaşımda, ODTÜ Ekonomi Bölümü’ne girmemde ekonomiyi anlamanın ‘altyapı’yı, yani temeli anlamaya, onun da hayatı en doğru şekilde anlamaya yarayacağı düşüncesi belirleyici oldu. İlkokulu Dersim’de bitirdikten sonra, Ankara’da Yükseliş Koleji’nde okumam o zamana göre erken sayılacak yaşta İngilizce öğrenme olanağı sağlamıştı. Ardından (Yükseliş’in Hacı Ali Demirel’in okulu olmasının verdiği çocukça devrimci utancı daha fazla taşıyamamak için) ailemi zorla ikna ederek geçtiğim Sıhhıye’deki Atatürk Lisesi’nde oldukça iyi bir eğitim aldığım için, çok istediğim, benim gözümde ‘devrimci entelektüellerin kalesi’ olan ODTÜ’de fiyakalı bölümlerden ekonomiyi kazanmak zor olmamıştı. Ancak darbe sonrası üniversitelerin içlerininin boşaltılmış olduğu bir zamanda, benim asıl okumak istediğim ekonomi-politiğin ekonomi bölümlerinden kovularak yerini neo-klasik iktisada ve matematiksel iktisat bilime bıraktığı bir zamanda bölüme girmiştim. Bugünden bakınca hayatımda ilk “geç kalmışlık” deneyimim olduğunu düşünüyorum. Nitekim, daha ilk yılda büyük hayal kırıklığına uğradım ve eğitimime yurtdışında devam etmeye karar verdim. Ancak öğrenci olarak her yaz yurtdışına gitsem de, orada okuma hayalimi gerçekleştiremeyeceğimi anlayınca bölümü bitirip diplomayı aldıktan sonra, eğitimime devam etmek üzere yurtdışına gitmeye karar verdim. Bu arada Ankara’daki Goethe Enstitüsü’nde Almanca kurslarına devam ettim.

Lisansı bitirirken asıl okumak istediğimin ‘gelişme ekonomisi’ olduğunu ve onu da çok disiplinli büyüme, kalkınma, emperyalizm, sömürgecilik ve azgelişmişlik genel çerçevesi içinde yapmam gerektiğini biliyordum. Bu nedenle 1980’lerin sonunda yurtdışındaki üniversitelerde arayışa girdiğimde, birçok ana disiplinin alt dalı olarak görülen ya da çok kapsamlı ve dolayısıyla çok disiplinli bir alan olarak kabul edilen ‘gelişme çalışmaları’ alanının artık inişe geçmiş, hatta sönümlenmeye başlamış olduğunu gördüm. Çok sonra bunun, dünyada çoktan başlamış olup Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararları ile ekonomik çerçevesi çizilen ve 12 Eylül 1980 darbesiyle uygulamaya geçirilen neoliberal dönüşümün sonucu olduğunu anlayacaktım. Bugünden bakınca diyebilirim ki hayatımdaki ikinci ‘geç kalmışlık’ deneyimim bu oldu.

Nihayet Göttingen’de Almanca dil derslerini tamamlayıp sertifikamı aldıktan ve tarih, Türkoloji ve İranistik bölümlerinde bir yıl takıldıktan sonra, hak yolunu buldum ve tarihçi olmaya karar verdim. Bu amaçla gittiğim Berlin Humboldt Üniversitesi’nde tam da istediğim gibi çok disiplinli niteliğiyle ilgimi çeken Modern Ön Asya Çalışmaları’nda doktoramı tamamladım. Doktora konum, daha lisansta bitirme tezi konusu olarak seçtiğim, 20. yüzyılın başında hayata geçirilmek gündeme gelen ve bazılarınca Bağdat Demiryolu projesinin devamı olarak görülen bir Amerikan demiryolu ve petrol projesi ile ilgiliydi. Daha doğrusu, Amerikalı yatırımcılara karşı inanılmaz cömert bir imtiyaz anlaşmasıyla ilgiliydi. Hakkında henüz bir monografi yayınlanmamış olan bir konuydu. Ancak benim için asıl mesele, tarih yazımına bu konuda özgün bir katkı sunmaktan ziyade, hem İttihatçılar hem de Kemalist ‘Kurtuluş Savaşçıları’ hakkında yaygın olan ‘anti-emperyalist’ algısının yanlış olduğunu göstermekti ki bu proje konusunda İkinci Meşruiyet döneminde İstanbul’un ve Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalistlerin ne kadar teşne olduklarını göstermenin, iktisadi bağımlık dahil olmak üzere Batı ile ilişkilere bakışlarını doğru anlamak için önemli olduğunu düşünüyordum.

Tezi bitirdiğimde adeta iki ayrı tez yazmış gibi oldum. Biri, farklı disiplinlerdeki tartışmaları sentezlemeye çalışan gelişme, modernleşme ve emperyalizm teorileriyle ilgili oldukça uzun, neredeyse küçük bir kitap oylumunda giriş bölümü, diğeri ise ilk olarak projenin hikayesini detaylı olarak anlatma kaygısıyla yazdığım ampirik ana gövde. Bu bölümü hazırlarken, hem tarihçiliğin zorluğunu deneyimleyerek öğrendim hem de kaynak avcılığından olgusal katkıya kadar her alanda büyük zevkini daha çok yaşadım. Çalışmanın sonunda ise asıl ‘tez’ olarak, neden Kurtuluş Savaşçılarının ve Kurtuluş Savaşının anti-emperyalist sayılmayacağını tartıştım. Aslında yola çıkarken, İbrahim Kaypakkaya’nın solda yaygın olan Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist olduğu iddiasını en açık ve net şekilde reddeden yazıları rehberim olmuştu. Ancak tezi bitirdiğimde daha temelde bir değişim yaşamıştım. Yola çıkarken dayanağım olan Leninist ‘kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizm’ tartışmasının ne kadar eksik ve sorunlu olduğunu görmüş olmanın verdiği özgürlükle, o günden sonra emperyalizm kavramsallaştırmasının sorunlarını ve -siyasi yelpazenin en sağından en soluna paylaşılan- anti-emperyalist anlayışın sorunlu olduğunu ve hatta sol için bir ‘ergenlik hastalığı’ olduğunu anlatmaya çalıştım her fırsatta.”

“Tarihçilikten öte alanlarda da aktif olmam gerekti”

“Tarihte hangi dönemlere ve konulara odaklanmayı tercih ediyorsun?”

“Doktora yıllarımdan bana kalan asıl miras, modernleşme sürecini dünya tarihi ve özellikle Osmanlı ve Türkiye tarihi bağlamında çalışmayı ‘meslek’ edinmek oldu. Nitekim bugünden baktığımda, başından itibaren akademik her araştırmamın ve yazımın bu genel çerçeve içinde kaldığını görüyorum. Bu nedenle sanırım mesleğimle ilgili en doğru niteleme ‘modern tarihçi’ olur. Yıllar içinde değişen şey, iktisadi tarih ağırlıklı konulardan, toplumsal, siyasi ve daha ziyade entelektüel-kültürel tarih ağırlıklı konulara geçiş oldu. Ancak daha ziyade hepsini birbirinin üstüne koymaya çalışarak yapmaya çalıştım bu geçişi. Bunda, öğrencilik yıllarımın idollerinden olan sevgili Şerif Mardin Hocamızla Berlin’deyken doktora tezim ve sonrasında yapmak istediklerim hakkında yaptığımız konuşmalar çok etkili ve hatta belirleyici oldu. Bu bağlamda, son 15-20 yıldır Osmanlı son döneminde (Arnavutlar, Türkler ve Kürtler başta olmak üzere) özellikle Müslüman aydınlar arasında ve özellikle söylemsel inşa bağlamında farklı ulus inşa süreçleri, bu bütüncül yaklaşım için çok uygun bir çalışma alanı olarak karşıma çıktı. Bu süreçlerin bugün halen devam etmesi nedeniyle çalışmalarım çoğu zaman günümüze de kapsadığı için bazen çalışma alanlarım bazılarına fazla dağınık gelmiştir. Akademik görevim kadar entelektüel görevim olarak gördüğüm siyasi, toplumsal faaliyetlerim de bu algıda rol oynadığı gibi, Mete Tuncay hocanın benim için alaycı bir şekilde söylediği (‘her çiçekten bal alan’ veya ‘her telden çalan’ Rönesans insanı) anlamında ‘polimat’ kişiliğim de bunda rol oynamış olabilir. Nitekim son yıllarda kültürel çoğulluk ile kültürel ve siyasi çoğulculuk konusunda yaptığım çalışmalar ve yazdığım köşe yazıları, gündelik toplumsal ve kültürel hayata ve siyasete ilgimi de dışa vurduğu gibi, güncel dil hakları ve kültürel çoğulculuk konusundaki araştırmalarım ve ağ oluşturma çabam, tarihçilikten öte alanlarda da aktif olmamı gerektirdi. Mete Hoca’nın emekliliğinden önceki son bir-iki yıl birlikte verdiğim ve emekliğinden sonra devraldığım cumhuriyet tarihi derslerinin yanı sıra, 2013 yılında kurduğumuz Türkiye Araştırma Birimi (TÜKAB) içinde genç yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin oluşturduğu ve Kürdoloji, Alevi, Lazuri, Çerkes ve Yahudi Toplulukları ‘çalışma grupları’ aracılığıyla kültürel çoğulluk araştırmaları ve kültürel çoğulculuk savunusu alanında -diğer üniversitelerden hocalarımızın da desteğiyle- nitelik ve nicelik olarak Türkiye üniversitelerinde pek görülmeyen bir faaliyet yürüttük. Tüm bu çalışmalar sırasında Türkiye ve dünyadaki konjonktürün değişimi, çoğulculuktan tekçiliğe gidişatın bariz hale gelmesi, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere azınlıkları çalışmanın ‘yeniden’ sorun olarak görülmeye başlamasından pek etkilenmeden, bir anlamda küresel ve ulusal düzeyde akıntıya karşı kürek çekerek ve doğrusu genel hatlarıyla üniversite yönetiminin desteğiyle bugüne kadar bu faaliyetlerimize devam ettik. Bu sırada cumhuriyet tarihi araştırmalarımda Türkiye’de azınlıklara karşı devlet şiddeti giderek öne çıktı ve nihayet Dersim Kırımı tarihi çalışmalarımın odağına oturdu. Bunun kişisel (aile) boyutu kadar siyasi, yani ‘Bir daha asla’ boyutu da önemliydi. Kişisel boyutu, kırımdan geçirilse de boyun eğmemiş bir alenin ferdi olmamla ilgili ki bu, -çocukluğumdan beri dinlediklerim ve gördüklerimden dolayı- konuya ‘içeriden’ bakma olanağı sunarken, yetişkin yaşlarımda toplamaya başladığım kırımla ilgili tüm yazılı kaynaklar buna eklenince ‘dışarıdan’ bakma ve dönemin Ankara’sının meseleyi ele alış biçimini öğrenme olanağı yarattı. Teorik-kavramsal çerçeve ve genel dünya tarihi bağlamında karşılaştırmalı soykırımlar ve genelde devlet şiddeti konulu okumalarım, Dersim Kırımı tarihine farklı bakmamı sağladı. Daha önce seninle birlikte yaptığımız programda İletişim Yayınları tarafından yayınlanan ortak yazarlı Dersim Kırımı Envanteri kitabımızı seninle konuşurken detaylı anlattığım üzere, saha çalışması ve kaynakların çapraz okumasına dayalı uzun erimli mikro tarih ve envanter çalışması, bir süredir akademik araştırmalarımın merkezine oturmuş durumda. Bu arada, geçen yıl iki cilt olarak yayımlanan ‘Osmanlı ve Türkiye Demokrasi Tarihi’ kitaplarımın ve uzun süre köşe yazılarımda ele aldığım anayasa tarihi çalışmalarımın da gösterdiği gibi, modernleşme sürecinin parçası olarak demokrasi ve anayasa tarihi okumaları yapmaya devam ediyorum. Ayrıca, bir süredir odaklandığım popülizm konulu bir çalışma planım da var. Tüm bunlar devam ederken, elbette İstanbul Bilgi Üniversitesi Türkiye Kültürleri çatısı altında kültürel çoğulluk ve özellikle dilsel çoğulluk ve dil hakları çalışmayı geniş bir genç akademisyen ve aktivist çevreyle sürdürüyordum. Nitekim, hem bu konularda hem de (özellikle söylemsel boyutuyla) ulus inşa süreçleri ve ulusçuluk konusunda araştırma ve yazma faaliyetim de devam ediyor.”

“Doktora yıllarımdan bana kalan asıl miras, modernleşme sürecini dünya tarihi ve özellikle Osmanlı ve Türkiye tarihi bağlamında çalışmayı ‘meslek’ edinmek oldu. Nitekim bugünden baktığımda, başından itibaren akademik her araştırmamın ve yazımın bu genel çerçeve içinde kaldığını görüyorum. Bu nedenle sanırım mesleğimle ilgili en doğru niteleme ‘modern tarihçi’ olur. Yıllar içinde değişen şey, iktisadi tarih ağırlıklı konulardan, toplumsal, siyasi ve daha ziyade entelektüel-kültürel tarih ağırlıklı konulara geçiş oldu. Ancak daha ziyade hepsini birbirinin üstüne koymaya çalışarak yapmaya çalıştım bu geçişi. Bunda, öğrencilik yıllarımın idollerinden olan sevgili Şerif Mardin Hocamızla Berlin’deyken doktora tezim ve sonrasında yapmak istediklerim hakkında yaptığımız konuşmalar çok etkili ve hatta belirleyici oldu.

Bu bağlamda, son 15-20 yıldır Osmanlı son döneminde (Arnavutlar, Türkler ve Kürtler başta olmak üzere) özellikle Müslüman aydınlar arasında ve özellikle söylemsel inşa bağlamında farklı ulus inşa süreçleri, bu bütüncül yaklaşım için çok uygun bir çalışma alanı olarak karşıma çıktı. Bu süreçlerin bugün halen devam etmesi nedeniyle çalışmalarım çoğu zaman günümüze de kapsadığı için bazen çalışma alanlarım bazılarına fazla dağınık gelmiştir. Akademik görevim kadar entelektüel görevim olarak gördüğüm siyasi, toplumsal faaliyetlerim de bu algıda rol oynadığı gibi, Mete Tuncay hocanın benim için alaycı bir şekilde söylediği (‘her çiçekten bal alan’ veya ‘her telden çalan’ Rönesans insanı) anlamında ‘polimat’ kişiliğim de bunda rol oynamış olabilir. Nitekim son yıllarda kültürel çoğulluk ile kültürel ve siyasi çoğulculuk konusunda yaptığım çalışmalar ve yazdığım köşe yazıları, gündelik toplumsal ve kültürel hayata ve siyasete ilgimi de dışa vurduğu gibi, güncel dil hakları ve kültürel çoğulculuk konusundaki araştırmalarım ve ağ oluşturma çabam, tarihçilikten öte alanlarda da aktif olmamı gerektirdi.

Mete Hoca’nın emekliliğinden önceki son bir-iki yıl birlikte verdiğim ve emekliğinden sonra devraldığım cumhuriyet tarihi derslerinin yanı sıra, 2013 yılında kurduğumuz Türkiye Araştırma Birimi (TÜKAB) içinde genç yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin oluşturduğu ve Kürdoloji, Alevi, Lazuri, Çerkes ve Yahudi Toplulukları ‘çalışma grupları’ aracılığıyla kültürel çoğulluk araştırmaları ve kültürel çoğulculuk savunusu alanında -diğer üniversitelerden hocalarımızın da desteğiyle- nitelik ve nicelik olarak Türkiye üniversitelerinde pek görülmeyen bir faaliyet yürüttük. Tüm bu çalışmalar sırasında Türkiye ve dünyadaki konjonktürün değişimi, çoğulculuktan tekçiliğe gidişatın bariz hale gelmesi, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere azınlıkları çalışmanın ‘yeniden’ sorun olarak görülmeye başlamasından pek etkilenmeden, bir anlamda küresel ve ulusal düzeyde akıntıya karşı kürek çekerek ve doğrusu genel hatlarıyla üniversite yönetiminin desteğiyle bugüne kadar bu faaliyetlerimize devam ettik.

Bu sırada cumhuriyet tarihi araştırmalarımda Türkiye’de azınlıklara karşı devlet şiddeti giderek öne çıktı ve nihayet Dersim Kırımı tarihi çalışmalarımın odağına oturdu. Bunun kişisel (aile) boyutu kadar siyasi, yani ‘Bir daha asla’ boyutu da önemliydi. Kişisel boyutu, kırımdan geçirilse de boyun eğmemiş bir alenin ferdi olmamla ilgili ki bu, -çocukluğumdan beri dinlediklerim ve gördüklerimden dolayı- konuya ‘içeriden’ bakma olanağı sunarken, yetişkin yaşlarımda toplamaya başladığım kırımla ilgili tüm yazılı kaynaklar buna eklenince ‘dışarıdan’ bakma ve dönemin Ankara’sının........

© Medyascope