Gurbet Düğümü
İstanbul’un ağır nemi, Zuzu’nun neşesini soldurmuştu. Tatlı mırıltılarının yerini, küçücük göğsünden yükselen hırıltılı bir yorgunluk almıştı.
Elimi sırtına koyunca usulca gözlerini kapatıyor, sanki “geçecek” der gibi bana sokuluyordu. Neyse ki tekir inadıyla kısa sürede toparlıyordu.
Yaralarımıza sessizce bir düğüm daha atıyorduk.
Zuzu’yu pencerenin önünde bırakıp, yeniden ayağa kalktığını görmenin huzuruyla evden çıktım.
Yolum Kanyon’a düştü. Mağaza girişine çöreklenmiş o tanıdık kedi, nöbetine devam ediyordu. Önüne bırakılmış mama ve su kapları, rengârenk oyuncaklar, pofuduk yatağı… Yarı kapalı gözlerle gelip geçenleri izliyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi duruyordu.
Bazen, hiçbir şey olmamış gibi durmak yetiyordu.
“Olur böyle şeyler, sıkma canını,” dedim usulca. Başını hafifçe kaldırdı. Zuzu’nun selamını bırakıp ayrıldım.
Öğle servisini atlatmış, tenhalaşmış bir lokantada ıspanağın yanına bir sütlaç söyledim. İnsan tek başına yemek yerken nasıl çiğneyeceğini bile unutabiliyor.
Az sonra girişten bir ses........
