Gelelim Aileye…
Aile, insanın hayatında sahici bağlar kurabileceği en güçlü alanlardan birisi olabilme potansiyeline sahip. Ancak tam da burada önemli bir husus ön plana çıkıyor: Her aile aynı ölçüde bağ üretmiyor. Çünkü bir yapının aile olarak adlandırılması onun otomatik olarak sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor. Ancak oluşturulan sağlıklı bir aile ortamının bireyin fiziksel, duygusal ve biyolojik ihtiyaçlarına sığınak olma potansiyeli yüksek.
Biyolojik ve sosyolojik çeşitli gerekçeler sunularak uzun yıllar boyunca toplumların büyük bir çoğunluğunda iki yetişkin tarafından kurulmuş olması gereken bir müessese olmasına rağmen aile kurma ve koruma sorumluluğu kadınların omuzlarına yüklenmiş. Erkek daha çok ekonomik sorumluluk üzerinden tanımlanırken, kadın duygusal dengeyi sağlayan, çocukların psikolojik ihtiyaçlarını takip eden, ev içindeki görünmeyen emeği taşıyan taraf olmuş. Ancak gelinen noktada görülmüş ki taraflar kendilerine yüklenen aşırı roller nedeniyle yorgun. Oysaki sağlıklı bir ilişki ancak aşırılıklardan arındırılıp denge kurulduğunda gerçekleşmekte.
İlişkiler emek ve fedakârlık ister ancak tek taraflı emek ve fedakârlık her zaman için günün sonunda mutsuzluk üretir. Alma verme dengesi sağlanmadığında taraflardan biri ihtiyaç duyduğu gücü elde edene kadar var olan duruma uyumlanır. Öyle ki ihtiyaç duyduğu gücü elde ettiğinde ise alacaklı olması nedeniyle kendi aşırılıklarını üretir. Böyle bir durumda da ortada dengeli bir ilişkiden bahsetmek pek de mümkün olmaz.
İnsan ilişkileri de tıpkı kâinattaki düzen gibi denge üzerine kuruludur. Yaradılışta gece ile gündüzün, sıcak ile soğuğun, yağmur ile güneşin belli bir ölçü içinde var olması nasıl hayatın devamını sağlıyorsa; sosyal ilişkilerde de hak ile sorumluluk, sevgi ile saygı, fedakârlık ile sınır arasında kurulan denge huzurun temelidir.
Dengenin bozulduğu yerde zamanla kırgınlık, tahakküm ve adaletsizlik üretilir. Sosyolojik okumalar gösteriyor ki insan söz konusu olduğunda büyük bir çoğunluk dengeyi kendi lehine doğru kurgulama eğiliminde ve bu durum hakkında insan bilinçli bir farkındalığa da sahip değil maalesef. Bu nedenle de toplumu oluşturan taraflar objektif bir şekilde kendilerine dönüp bakamıyor bir türlü.
İnsanın fıtratına yerleştirilen adalet duygusu ise ilişkilerde ölçü arıyor. Bir dostlukta, aile........
