menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ÖPÜŞMEDEN YAŞAYANLARIN MORGU

4 0
yesterday

Bazı karşılaşmalar vardır. Hayatınıza sessizce girer, ilk anda sıradan görünür ama zaman geçtikçe anlamı büyür. Gökhan Biçer arkadaşım İle karşılaşmamız da böyleydi. Cezaevi koşullarında başlayan tanışıklığımız, zaman içinde sözcüklerin ötesine geçen bir dostluğa, birbirini anlamaya çalışan bir yolculuğa dönüştü.

Bugün bu yolculuğun önümüzde duran önemli bir durağı var: Luvî Yayınlarından çıkan Gökhan’ın ilk kitabı, Öpüşmeden Yaşayanların Morgu.

Bir kitabı okumaya başladığınızda bazen daha ilk sayfalarda yazarın yalnızca yazmadığını anlarsınız. Gökhan’ın metinlerinde de böyle bir duygu var. O, yazarken yalnızca geçmişi anlatmıyor. Geçmişin içine yeniden giriyor. Yaşanmış bir anın kapısını yeniden açıyor. Kimi zaman bir sokakta, kimi zaman bir gecenin sessizliğinde, kimi zaman da yıllar önce geride kaldığını düşündüğümüz bir acının tam ortasında yeniden duruyor.

Belki de bu yüzden kitabın daha başlarında şu sorularla karşılaşıyoruz: “Bir yazar içten içe neden kanar? Yazarken neden o anı yeniden yaşar? Yaşarken, gözlerinin önünden damlalar neden birer birer düşer? Bir yazar en çok neye susar? Susarak, hakikatin coğrafyasında adım adım neyi arar?”

Bu sorular öylesine sorulmuş sorular değil. Kitabın tamamına yayılan bir sorgulamanın kapısını açıyor. Çünkü burada yazmak, yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değil. Yazmak, dokunmak. Dokunmak ise bazen insanın kendisiyle yeniden karşılaşması demek.

Gökhan’ın parmaklarının arasına sakladığı kurşun kalem de bu yüzden sıradan bir kalem olmaktan çıkıyor. Kimi zaman cebine gizliyor, kimi zaman avucunda sımsıkı tutuyor. Sanki yaşananların ağırlığını o kalem taşıyor. Sanki söylenemeyenleri, unutulmaması gerekenleri ve yarım kalan cümleleri bir yere emanet ediyor.

Gökhan’ın dünyasında şehir de değişiyor. Şehir yalnızca şehir değil. Sokak yalnızca sokak değil. İnsan yalnızca bir karakter değil.

Sur’un karanlık dehlizleri, gecenin sessizliği, Dicle’nin karaltısı, Hevsel’in ağaçları ve sürgünün soğuğu, insanın iç dünyasıyla birbirine karışıyor. Coğrafya, yalnızca bir mekân olmaktan çıkıp hafızaya dönüşüyor. Surlar geçmişi........

© Güneydoğu Ekspres