menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İşaret Dili

46 0
12.07.2026

Dünya Sağlık Örgütü'nün 2021 tarihli World Report on Hearing başlıklı raporuna göre, dünya genelinde işitme engelli yaklaşık 430 milyon kişi bulunmaktadır ve bu sayının 2050 yılına kadar 700 milyonu aşması öngörülmektedir. Dünya Sağırlar Federasyonu (WFD) ise işaret dili kullanan sağır topluluklara mensup kişi sayısını 70 milyonun üzerinde tahmin etmektedir.

İşaret dilleri açısından dünya oldukça zengindir. Birleşmiş Milletler (BM) ve WFD verilerine göre dünya genelinde 300'den fazla farklı işaret dili kullanılmakta; her biri, konuşulan dillerden bağımsız biçimde kendi grameri ve sözlüğüyle doğal bir dil olarak evrimleşmektedir. Örneğin aynı dili (İngilizce) konuşan ABD, İngiltere ve Avustralya'da sırasıyla Amerikan İşaret Dili (ASL), İngiliz İşaret Dili (BSL) ve Avustralya İşaret Dili (Auslan) kullanılır ve bu üç sistem birbirinden bütünüyle farklıdır.

Ne var ki bu zenginliğe karşın ulusal işaret dillerinin yalnızca @’ı yasal statüye kavuşmuştur; akademik literatüre göre ise sağır çocukların %1-2’lik bir kısmı kendi işaret dillerinde eğitime erişebilmektedir.

Genetik kaynaklı ya da gebelik sürecindeki çevresel etkenlerden doğan doğuştan sağırlık, insanlık tarihi kadar eski. Ama toplumların sağırlığa verdiği anlam hiç sabit kalmadı; bazen kutsal bir farklılık, bazen hukuki bir engellilik, bazen de iktidarın en yakın çevresinde aranan bir nitelik olarak görüldü.

ANTİK DÜNYADA SAĞIRLIK

Sağırlarla ilgili en eski yazılı kayıtlara Hitit ve Mısır belgelerinde rastlıyoruz. MÖ 17-16. yüzyıllara tarihlenen Hitit yazıtları, sağırların kült törenlerinde, saray güvenliğinde ve günlük hizmetlerde görev aldığını belgeliyor. Bu, yalnızca varlıklarını kayıt altına almakla kalmaz; saray içinde birbirleriyle değil, diğer görevlilerle de iletişim kuracak kadar işlevsel bir işaret sistemine sahip olduklarını da gösterir. Mısır'da ise MÖ 16. yüzyıla tarihlenen Ebers Papirüsleri sağırlığı bir sağlık meselesi olarak ele alır: geçici vakaların tedavisini anlatır, kalıcı olanların ise tedavinin dışında olduğunu not düşer.

MÖ 7. yüzyıl Akad fal metinlerinden Summa Alu’da "Bir şehirde sağır adamlar çoksa, o şehir mutlu olacaktır" gibi kehanetlere rastlıyoruz. Sağırların neden şans getirdiği tam olarak açıklanmaz, ama bu kaydın varlığı bile Mezopotamya'da sağırlığın dışlama değil, belki tanrıyla farklı bir ilişkinin göstergesi olarak yorumlandığına işaret eder.

Platon'un Kratylos diyalogunda Sokrates şu soruyu sorar: Sesimiz ve dilimiz olmayıp nesneleri birbirimize anlatmak isteseydik ne yapardık? Yanıtını da kendisi verir: Tıpkı dilsizlerin yaptığı gibi, ellerimizi, başımızı, bedenimizi kullanırdık; yükseği göstermek için elimizi göğe kaldırır, aşağıyı göstermek için yere indirirdik. Bu gözlem, sessiz iletişimi bir iletişim biçimi olarak tanır; filozofça bir ilginin nesnesi, aşağılanmış bir yetersizlik değil. Ksenophon'un Anabasis'inde ise ”On Binlerin” Pers topraklarından kaçış yolculuğunda Ermeni genç kızlara ne yapmaları gerektiğinin "sağır dilsizlere yapıldığı gibi işaretlerle" anlatıldığı geçer. Sıradan bir askeri anlatıya giren bu satır, işaret yoluyla iletişimin dönemin gündelik bilgisinin parçası olduğunu ele verir.

Aristoteles’le birlikte bu tablo değişmeye başlar. Aristoteles işitemeyen ve konuşamayan bireylerin zihinsel olarak yetersiz olduğunu, dolayısıyla eğitilemeyeceğini öne sürer. Konuşmayla düşünceyi birbirine bağlayan bu yargı, öncekilerin gözlemci tutumunun tam tersidir. Ve ne yazık ki Aristoteles'in otoritesi nedeniyle bu yargı yalnızca felsefi bir görüş olarak kalmaz ve kurumsallaşan bir dışlamanın temel dayanağına dönüşür.

Roma hukuku bu çizgiyi sürdürür Justinyen Kanunları, doğuştan konuşamayanları miras hakkından büyük ölçüde mahrum bırakır. Orta Çağ Avrupası'nda ise dışlama, hukuki olmaktan çıkıp dinsel bir zemine oturur. Aziz Augustinus, Pavlus'un "İman, haberi duymakla olur" sözünü yorumlarken doğuştan sağır olan birinin Tanrı'nın kelamını işitemeyeceğini, dolayısıyla iman edemeyeceğini öne sürer. Bu yorum Katolik Kilisesi tarafından kesin bir kural gibi benimsenir; sağırlar yüzyıllarca vaftizden, kilise evliliklerinden, miras hakkından ve toplumsal hayatın büyük bölümünden dışlanır.

Kırılma 16. yüzyılda başlar; İtalyan bilim insanı Geronimo Cardano, kendi sağır oğlunu yazılı kelimelerle eğiterek işitme duyusu olmadan da öğrenmenin mümkün olduğunu gösterir. 1620'de İspanyol Juan Pablo Bonet ilk işaret dili alfabesi kitabını yayımlar. Ardından Fransa'da Abbé Charles-Michel de l'Épée, Paris sokaklarında iki sağır kız kardeşle karşılaşıp onların birbirleriyle kullandığı doğal işaretleri inceler, bu işaretleri Fransızcaya uyarlar ve 1760'da ilk ücretsiz sağır okulunu açar. Batı, onu bugün "İşaret Dilinin Babası" olarak anmaktadır. Okuldan yetişen Laurent Clerc gibi isimler Atlantik'i geçer ve 1817'de ABD'de kurulan Hartford Sağırlar Okulu'ndan bugünkü Amerikan İşaret Dili doğar.

Ancak tarih bu noktada sona ermez. 1880'de Milano'da, katılımcılarının büyük çoğunluğu işiten eğitmenlerden oluşan Uluslararası Sağır Eğitimciler Konferansı’ndan, işaret dilinin bütünüyle yasaklanması; onun yerine oralizm, yani dudak okuma ve sesli konuşmanın zorlanması tavsiyesi çıkar. Bu karar, sağır öğretmenlerin oranını dünya genelinde ’e indirir ve işaret dillerini onlarca yıl boyunca resmi kurumların dışına iter. İşaret dilinin saygınlığı........

© Gazete Pencere