Stratejik özerklik mi, stratejik savrulma mı?
Soğuk Savaş’ın ardından Amerika’nın neredeyse tek başına kuralları belirlediği dönem kapanıyor. Çin yükseliyor, Rusya eski nüfuz alanlarını zorluyor, Hindistan’dan Suudi Arabistan’a, Brezilya’dan Endonezya’ya orta güçler kendilerine daha geniş hareket alanları açmaya çalışıyor.
Yeni düzenin bir özelliği de ekonomi ile güvenliğin giderek birbirine bağlanması. Çip, enerji, nadir maden, yapay zekâ, liman, demiryolu, doğalgaz boru hattı… Hepsi artık dış politikanın parçası.
Ve böyle bir dünyada Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat var.
Çünkü Türkiye dünyanın kuytularında değil, önemli kavşaklarından birinde. Karadeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan Boğazları kontrol ediyor. Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Avrupa’yla aynı zamanda ilişki kurabiliyor. Büyük bir orduya, gelişmiş bir sanayi altyapısına ve giderek güçlenen bir savunma sanayiine sahip.
Avrupa en önemli ekonomik alanımız. Rusya vazgeçilemeyecek bir komşu, Çin ihmal edilemeyecek bir ekonomik güç. Orta Asya’da tarihsel bağlarımız, Afrika’da önemli bir diplomatik ve ekonomik ağımız var.
Yani Türkiye’nin seçenekleri var.
Ama seçeneklerimiz var diye pusulayı kaybetmemeliyiz.
Türkiye’nin pusulası bellidir.
Bu ülke Batı’ya ait olmayı yalnızca güvenlik hesabıyla seçmedi. Yöneliş Cumhuriyet’ten önce başladı, Cumhuriyet’le birlikte bir devlet tercihine dönüştü.
Çünkü Batı dediğimiz şey yalnızca Amerika veya Avrupa değil, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, laiklik, bilim, özgür birey, özgür düşüncedir.
Türkiye kendisine bunları hedef seçti. Avrupa Konseyi’ne katılmamız, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamamız da bu tarihsel tercihin devamıydı.
İşte Erdoğan dış politikasının temel çelişkisi burada ortaya........
