Kırılgan kentler ve hayatlar: İstikrarsızlaşan iklim mi, sosyal adalet mi?
Sel suları çekildiğinde felaketin bittiğini sanırız; oysa yüzeye başka bir kriz çıkar: Sosyal adalet! Enkaz kaldırılır, çamur yıkanır, kameralar gider. Geride sessiz ve eşitsiz bir süreç başlar: İş kaybı, barınma ve temel ihtiyaçlar... Afetin görünmeyen bilançosu şudur: iklim krizi aslında bir sosyal adalet sorunudur.
Bir sel felaketini yalnızca iklim konusu olarak görmek etik bir hatadır. Sel doğaldır; felaket ise hem ekonomik hem sosyal hem de siyasaldır. İmar ve altyapı kararlarının getiri uğruna verildiği İstanbul’da sel felaketi; “sosyal adaletsizlik ekonomik planlamasızlık iklim değişikliği” üçlüsünün bir sonucu ve yeni ortaya çıkacak sosyoekonomik sorunların da sebebi olarak görülmeli. Üçünün de insan eliyle yapıldığını kabul edersek aslında bu, yine bir etik konusudur.
Yereldeki kaynakların dengesiz dağılımının, kentsel projelerde doğanın alanına saygı duyulmamasının ve sürdürülebilirlik ekosisteminin hesaba katılmamasının hem sebebi hem neticesi doğal değildir; yapısal, ekonomik ve politik bir sorun zinciridir. Bu bağlamda, krizlerin birbiriyle beslendiğini, örneğin iklim tahribatının üretim sistemlerini zayıflatıp ekonomik istikrarsızlığa yol açtığını hatırlayalım.
BM İklim Değişikliği Raporuna (IPCC, 2023) göre dünyada yaklaşık 3,3–3,6 milyar insan, iklim değişikliğine karşı yüksek kırılganlık........
