İdollerin Efendisi: Vautrin ve Modern Zihnin Karanlık Aynası
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
İdollerin Efendisi: Vautrin ve Modern Zihnin Karanlık Aynası
İnsan çoğu zaman yanıldığını bilmez. Daha doğrusu, yanılgılarını “hakikat” sanarak yaşar. İşte bu noktada Francis Bacon’un “idoller” dediği zihinsel tuzaklar devreye girer: insan doğasından, dilinden, toplumundan ve alışkanlıklarından kaynaklanan yanılsamalar… Çoğumuz bu idollerin kurbanıyız. Fakat edebiyat, nadiren de olsa başka bir tip gösterir: idollere kapılan değil, onları tanıyıp kullanan insan.
Balzac’ın büyük roman evreninde Vautrin tam olarak böyle bir figürdür.
Vautrin’i tehlikeli kılan şey ahlaksızlığı değil; zihinsel berraklığıdır. O, insanların neye inandığını değil, neden inandığını bilir. Bu yüzden konuştuğunda sadece fikir beyan etmez; karşısındakinin zihnini yeniden kurar. Bir sahnede Lucien’in umutsuzluğunu fark eder ve ona şöyle seslenir: “Bu şehirde doğrular değil, işine yarayanlar kazanır.” Bu cümle, bir gözlemden çok bir yönlendirmedir. Lucien’in zihninde yeni bir pusula kurulur. Artık hakikat değil, fayda ölçü haline gelir.
Dil onun için bir ifade aracı değil, bir kontrol mekanizmasıdır. Bir başka anda Lucien tereddüt ettiğinde, Vautrin onu yatıştırır: “Ahlâk dediğin, zayıfların kendini avutmasıdır.” Bu söz, bir düşünce değil; bir çözülme başlatır. Lucien’in içindeki direnç yavaş yavaş erir.
Ama Vautrin’in asıl ustalığı burada bitmez. O, toplumun bir tiyatro olduğunu anlamıştır. İnsanların kim olduklarından çok, nasıl göründükleriyle değerlendirildiği bir dünyada yaşadığımızı fark eder. Bu yüzden kimlik sabit bir öz değil, değiştirilebilir bir maskedir. Bir sahnede, üzerindeki kıyafeti düzelterek yarı alaycı bir tonla şunu söyler: “İnsan, üzerinde taşıdığı elbise kadar ciddiye alınır.” Bu sözün ardından Lucien’in davranışı değişir; o da görünüşünü bir araç haline getirir.
Vautrin bu maskeleri ustalıkla değiştirir; bir gün din adamı, bir gün aristokrat, bir gün sıradan biri olur. Fakat bu dönüşüm bir kaçış değil, bir stratejidir. O rol yapmaz; sahneyi kurar. Bir başka konuşmada Lucien’e dönerek: “Sahne hazır; önemli olan rolünü bilmek,” der. Bu cümle, toplumun yapısını özetler.
Toplumun sahne olduğunu anlayan biri için en büyük güç, rolünü en iyi oynamak değil, başkalarının rollerini yönetmektir.
Vautrin’in bir diğer keskin tarafı ise insanı çözme biçimidir. O, insanları fikirleriyle değil, zaaflarıyla okur. Çünkü bilir ki insanı ele veren düşünceleri değil, arzularıdır. Lucien’in iç dünyasını çözdüğü anda ona yaklaşır: “Sen sıradan biri olmak istemiyorsun.” Bu basit görünen cümle, Lucien’in en derin arzusunu açığa çıkarır. Ardından ekler: “Ben seni olmak istediğin yere götürürüm.” Bu vaat, bir kapı açmaz; bir bağımlılık yaratır.
İnsan kendini özgür zannederken, aslında kendi iç mağarasının mahkûmudur. Vautrin bu mağarayı görür ve kapısını aralar.
Bu yüzden onun vaatleri cazip değil, tehlikelidir. Çünkü insanı kandırmaz; insanın kendini kandırmasına izin verir.
En çarpıcı olan ise şudur: Vautrin sistemi değiştirmeye çalışmaz. O, düzenin yanlış olduğunu bilir ama buna karşı çıkmaz. Çünkü yanlışın yaygınlaştığı yerde o yanlış artık bir güçtür. Bir sahnede, Paris toplumunu anlatırken şöyle der:........
