Türkiye’de Felsefe Eğitimi Yahut Eğitimde Felsefenin Yeri
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Türkiye’de Felsefe Eğitimi Yahut Eğitimde Felsefenin Yeri
Giriş: Felsefi Soruşturmanın Zemin İhtiyacı ve Felsefe Eğitiminin Bunalımı
Felsefe, tarihsel ve ontolojik mahiyeti itibarıyla yalnızca geçmişte söylenmiş düşüncelerin, tescil edilmiş doktrinlerin veya felsefe tarihi kronolojisinin nesilden nesile aktarıldığı betimsel bir müze disiplini değildir. Felsefi etkinlik, en genel manada insanın zihinsel yeti ve imkânlarını devreye sokarak geliştirdiği özel bir tavır, özgün bir tarz ve kuşatıcı bir bakış açısıyla varlık, olgu ve olayları anlama, anlamlandırma, anlatma ve eyleme yönteminin yanı sıra bu süreç neticesinde üretilen sistematik bilgiler bütünüdür. Felsefeyi felsefe kılan temel nitelik, onun inceleme konusu yaptığı nesneden veya dile getirdiği önermelerden ziyade, bu konuları ele alış biçimi ve söyleyiş tarzındaki yöntemsel derinliktir. Bu niteliksel zemin, felsefi zihnin boşlukta veya soyut bir yalıtılmışlık içinde iş göremeyeceğini; aksine felsefi soruşturmanın üzerinde duracağı, çözümleyeceği, sorgulayacağı ve temellendireceği somut bir zemine, nesnel bir konuya ve belirlenmiş bir alan birikimine kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
Türkiye’de yürütülen felsefe öğretiminin mevcut yapısı incelendiğinde, felsefe lisans programlarının en baştan itibaren, güncel sınıflandırmayla sosyal ve beşerî bilimler veya fen bilimleri ve matematik veya Sağlık ve Yaşam Bilimlerinden tikel bir bilim alanında formasyon kazanmamış zihinlere soyut düzeyde sunulmasının niteliksel bir tıkanıklık yarattığı görülmektedir. Yeterli bilimsel zeminden, somut bir nesne alanından ve tikel disiplin formasyonundan yoksun olarak yürütülen felsefe eğitimi; felsefenin doğasına aykırı düşmekte, amaca uygun verimlilikten ve beklenen entelektüel çıktılardan mahrum kalmaktadır. Türk yükseköğretiminin mevcut manzarası, felsefe formasyonunun doğrudan lisans düzeyinde başlatılması yerine, öncelikle tikel bir bilim alanında yeterlilik kazanmış bireylere lisansüstü düzeyde kazandırılmasını zorunlu bir alternatif haline getirmektedir.
Temel bilimsel verilere dayanmayan felsefe eğitimi, güncel bilimsel ve toplumsal gündeme müdahil olamamakta; geçmiş felsefe metinlerinin tekrarına mahkûm kalarak toplumsal meşruiyetini yitirmektedir. Bu durum, hem felsefeden habersiz olan ve felsefi bakış açısına ihtiyaç duymayan bilim insanlarının hem de tikel bir bilimde derinleşmeksizin yalnızca felsefe tarihi aktaran felsefecilerin ürettiği bütüncül bir “felsefesizlik” ve “filozofsuzluk” kısırdöngüsüne yol açmaktadır. Bu makale; ileri sürülen bu tezi düşünce tarihinin metodolojik mirasından, öncü ve dönüştürücü filozofların entelektüel formasyon süreçlerinden, modern bilimin aşırı uzmanlaşma krizinden ve Türk yükseköğretiminin tarihsel tecrübesinden hareketle analitik ve eleştirel bir yaklaşımla temellendirmeyi amaçlamaktadır.
1. Düşünce Tarihi ve İlimler Tasnifi Açısından Bilim-Felsefe İlişkisi
Düşünce tarihi boyunca ortaya konulan ilimler tasnifi (tasnîfü’l-ulûm) gelenekleri ve disiplinler arası hiyerarşi düzeni, felsefi bilginin ve metafiziksel kavrayışın tesadüfi bir zihinsel sıçrama olmadığını açıkça belgelemektedir. Aksine felsefi düşünce; tikel, somut ve kurucu bilimlerin katmanlı bir şekilde inşa edilmesiyle ulaşılan üst düzey bir sentez aşamasıdır. Klasik epistemolojide felsefe; varlık olarak varlığı (ontoloji) ve ilk ilkeyi (teoloji) konu edinen en genel, soyut ve kuşatıcı alan olarak tanımlanmış; fakat bu soyutlama düzeyine ulaşabilmek için zihnin aşamalı bir pedagojik ve metodolojik sıradüzeniyle yol alması vazgeçilmez bir şart olarak görülmüştür.
Aristoteles’in İkinci Analitikler eserinde esaslarını belirlediği ve İslâm filozofları tarafından yetkinleştirilen klasik ilimler hiyerarşisinde, tikel bilimlerin felsefeyi öncelemesi zorunlu bir kuraldır. Fârâbî’nin Tahsîlü’s-Saâde ve İhsâ’ü’l-Ulûm gibi eserlerinde sergilediği ilimler tasnifi, bu ontolojik ve metodolojik sıralamanın en yetkin kuramsal zeminlerinden birini sunmaktadır. Bütün öncü filozoflar gibi Fârâbî’ye göre de insan zihni, somut ve tikel olanı kavramadan soyut ve tümel olana sıçrayamaz. Bu doğrultuda felsefi basamağa ulaşacak bir öğrenim/öğretim süreci şu aşamalı silsileyi takip etmek mecburiyetindedir:
Dil ve Mantık İlimleri: Zihnin kavramsal çerçevesini netleştiren, mantıksal çıkarım kurallarını belirleyen ve hatalı akıl yürütmeleri engelleyen temel araç disiplinler (âlet ilimleri).
Ta’lîmî (Matematiksel) İlimler: Aritmetik, geometri, optik (ilm-i menâzır), astronomi ve musiki gibi zihni somut nesnelerden soyut nitelikleri kavramaya hazırlayan köprü disiplinler.
Tabiat İlimleri (Fizik): Maddi varlıkların, değişimin, hareketin ve oluş-bozuluş süreçlerinin ampirik ve teorik olarak incelenmesi.
Metafizik, Ahlak ve Siyaset (Felsefe): Varlığın nihai ilkelerinin, tümel hakikatlerin ve insani eylemlerin gayelerinin üst düzeyde temellendirilmesi.
Klasik ilimler tasnifindeki bu aşamalı hiyerarşi, felsefenin kendi başına nesnesiz bir alan olmadığını, aksine alt düzeydeki bilimlerin verileri üzerine yükselen bir meta-disiplin hüviyeti taşıdığını kanıtlar. Tikel bilimlerin sağladığı malzeme olmaksızın doğrudan felsefe yapmaya kalkışmak, temeli atılmamış bir yapının üst katlarını inşa etmeye çalışmak gibidir. Felsefenin anlama, anlamlandırma ve eleştirel sorgulama işlevi; ancak üzerinde iş göreceği sağlam bir bilimsel zemin ve somut bir alan birikimi mevcut olduğunda işlerlik kazanabilmektedir.
2. Filozofların Formasyon Yörüngeleri ve Tikel Bilim Uzmanlıkları
Felsefe tarihine yön veren, büyük felsefi sistemler inşa eden ve düşünce paradigmalarını dönüştüren düşünürlerin entelektüel biyografileri incelendiğinde, bu isimlerin neredeyse tamamının bir veya birkaç temel bilim alanında derin bir uzmanlığa sahip oldukları görülmektedir. Filozoflar, soyut felsefi sistemlerini kurgulamadan önce çağlarının tikel bilimlerinde yetkinleşmiş, bu bilimlerin araştırma yöntemlerini bizzat uygulamış ve disiplinlerin sınır hatlarında beliren yöntemsel krizleri aşmak gayesiyle felsefi alanı harekete geçirmişlerdir.
Düşünce tarihinin büyük dönüm noktaları, soyut metin okumalarının değil; bilfiil yürütülen bilimsel araştırmaların doğurduğu epistemolojik ihtiyaçların bir sonucudur. Bu tarihsel gerçekliği temsil eden öncü filozoflardan bazıları şunlardır:
Aristoteles: Biyoloji, zooloji ve anatomi alanlarında doğrudan saha ve gözlem araştırmaları yürütmüş; canlı türlerini sınıflandırma çalışmalarından elde ettiği ampirik tecrübeyi madde-form (hilemorfizm), potansiyel-aktüel ayrımı ve teleolojik doğa anlayışı gibi temel metafizik kategorilerine dönüştürmüştür.
İbn Sînâ: Klasik tıp biliminin anıtsal eseri el-Kânûn fi’t-Tıbb’ın müellifi olan hekim, aynı zamanda gözlem araçları tasarlayan bir astronom ve matematikçidir. Onun tıp ve doğa bilimlerindeki derin uzmanlığı; nefs-beden ilişkisine, nedenselliğe ve ontolojiye dair özgün felsefi ve bilimsel çözümlerinin temel dayanağını teşkil etmiştir.
İbn Rüşd: Tıp alanında kuramsal ilkeleri sistemleştirdiği el-Külliyyât fi’t-Tıp adlı eserin sahibi usta bir hekim, aynı zamanda mukayeseli hukuk metodolojisinde çığır açan Bidâyetü’l-Müctehid’in yazarı seçkin bir fakih ve Kurtuba Başkadısıdır. Tıp ve fıkıhtaki somut olgulara, ihtilaf sebeplerine ve nedensellik yasalarına dayanan yüksek formasyonu; Faslü’l-Makâl’de “hakikatin hakikate zıt olamayacağı” ilkesinden hareketle din ile felsefe, akıl ile vahiy arasındaki epistemolojik uyumu metodolojik olarak temellendirmesini sağlamıştır.
René Descartes: Hârizmî’nin attığı temeller üzerinde analitik geometrinin kurucusu, optik araştırmacısı ve yetkin bir fizikçidir. Kartezyen yöntemin ve metodik şüphenin doğuşu, çağın matematiksel ve fiziksel problemlerine sarsılmaz bir kesinlik arayışının doğrudan ürünüdür.
Gottfried Wilhelm Leibniz: Yine Hârizmî’nin temellerini attığı matematiksel dil ve algoritmik akış üzerinden diferansiyel ve integral hesabı bağımsız olarak geliştiren bir matematikçi, fizikçi ve hukukçudur. Leibniz’in Monadoloji kuramı, döneminin sonsuz küçükler hesabının ve dinamik fizik kavramlarının felsefi düzeydeki izdüşümüdür.
Immanuel Kant: Epistemolojik dönüşümünü kuran “Kritik”lerini kaleme almadan önce doğa coğrafyası, gök mekaniği ve astronomi alanında çalışmalar yürüten bir doğa bilimcidir. Güneş sisteminin oluşumuna ilişkin “Kant-Laplace Bulutsu Hipotezi” ile astrofizik tarihine geçen Kant, felsefi kırılmasını Newton fiziğinin imkân ve sınırlarını sorgularken yaşamıştır.
Bertrand Russell ve Alfred North Whitehead: 20. yüzyıl analitik felsefe geleneğini biçimlendiren bu düşünürler, felsefi atılımlarını Principia Mathematica adlı anıtsal çalışmayla ortaya koydukları sembolik mantık ve matematik........
