menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cezayir diğer bağımsızlık hareketlerinin merkezi olmalı mıydı?

24 0
13.08.2026

Cezayir devrimci/bağımsızlıkçı misyonu sayesinde önemli manevi ve diplomatik kazanımlar elde etmiş, ancak aynı zamanda daha fazla ilgilenmesi gereken iç sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle Cezayir deneyimi geçmişi aşan ve bugün Suriye gibi savaştan çıkan her devletin kendisine sorduğu ve soracağı soru ile ilgilidir: Önce içeriyi mi inşa etmeliyiz, yoksa sınırlarının ötesine uzanan daha büyük bir ideale mi öncelik vermeliyiz?

Dr. Habiba Mahideb Uysal/ Araştırmacı

Osmanlı Devleti altında uzun süre huzurlu ve istikrarlı bir şekilde yaşayan Batı Akdeniz'deki güvenli Cezayir vilayeti, Fransız sömürgesine düştükten sonra en kötü sömürge tecrübelerinden birisini yaşamıştır. Bağımsızlığını kazanmak için uzun mücadeleler veren Cezayir halkı, 1.5 milyon şehit vererek amacına yaklaşık 130 yıl sonra ulaşmıştır. Ancak bağımsızlığı kazanmak, bağımsızlıktan sonraki süreci yönetmek kadar zor olmuş, Cezayir askeri darbeler, terör ve iç savaş ile çok ciddi vakit ve enerji kaybetmiştir. Bu yazıda bağımsızlıktan sonra Cezayir'de neyin yanlış gittiği ele alınmaktadır.

Cezayir 1962'de bağımsızlığını kazandıktan sonra, ülke yönetimi bağımsızlığı yalnızca uzun bir tarihsel sürecin sonu olarak değil, kendi ulus-devletinin sınırlarını aşan yeni bir misyonun başlangıcı olarak da değerlendirmiştir. Cezayir, 20. yüzyılın en şiddetli bağımsızlık mücadelelerinden birinden başarılı çıkmıştı ve Fransız sömürgeciliğine karşı verdiği mücadele Arap dünyasında, Afrika'da, Asya'da ve Latin Amerika'da büyük bir yankı uyandırmış ve ilham kaynağı olmuştu. Buradan hareketle Cezayir'in yalnızca kendi içini inşa etmekle yetinmeyip, bağımsızlık isteyen diğer halklara da destek olması gerektiği düşüncesi oluşmuştur.

Siyasi ve sembolik bir merkez

Mısırlı Gazeteci Ahmed Mansur'un sunduğu "Şahid Ale'l-Asr" programının bir bölümünde eski Cezayir Cumhurbaşkanı Ahmed Bin Bella bu rolünü gururla hatırlatarak, bağımsız Cezayir'in dünya çapındaki kurtuluş hareketlerinin önde gelen isimlerine ev sahipliği yaptığını vurgulamıştı. Bunlar arasında Nelson Mandela ve Afrika, Asya ve Arap dünyasındaki diğer mücadele liderleri bulunuyordu. 1960'lı ve 1970'li yıllarda Cezayir'in başkenti Guevara gibi devrimciler ve mücadele hareketleri için siyasi ve sembolik bir merkeze dönüşmüş, hatta Afrikalı mücadeleci Amílcar Cabral burayı "Devrimcilerin Mekke'si" olarak nitelendirmişti. Bu ifade yalnızca siyasi bir iltifat değil, Cezayir'in sömürgecilik karşıtı hareketlerin zihninde kazandığı gerçek konumun bir göstergesiydi.

Ancak altmış yılı aşkın bir süre sonra tarihin sorduğu soru şudur: Yıkıcı bir savaştan yeni çıkmış bir ülke için bu tercih doğru muydu?

Bağımsızlığını kazanan Cezayir, harabeden çıkmaya çalışırken, milli kurumlarını inşa etmesi, siyasetini ve ekonomisini güçlendirmesi gerekiyordu. Henüz istikrarlı bir devlet olmaktan çok uzaktı çünkü devrimin kahramanları da birbirine düşmüşlerdi. Yıpranmış bir ekonomi, zayıf altyapı, ciddi idari ve teknik personel eksikliği ve savaş ile........

© Açık Görüş