menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Devlet Büyürken Öznenin Çatlağı: Türkiye’nin Görünmeyen Krizi

13 0
09.04.2026

Türkiye son haftalarda iki ayrı hikâyeyi aynı anda yaşıyor. Bir yanda yerli üretim hamleleri, bilimsel atılımlar ve jeopolitik etkinlik; diğer yanda ekmek fiyatı, sokak gerilimi ve gündelik hayatta artan sıkışma. Bu bir çelişki değil, daha derin bir yapının işareti: bir ülkenin kendi içinde bölünmesi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün devlet anlayışı basitti ama sertti: Devlet, milletin refahını büyüttüğü ölçüde anlamlıdır. Aksi durumda büyüme, yalnızca bir vitrin üretir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo tam olarak budur. Makro düzeyde güçlenme anlatısı sürerken, mikro düzeyde bireyin yaşamı daralıyor. Bu iki düzlem birbirini beslemiyor; aksine, birbirini aşındırıyor.

Sorun yalnızca ekonomi değildir. Ekmek fiyatı bir veri değil, bir göstergedir. O gösterge şunu sorar: “Bu düzen beni taşıyor mu?” Bu soruya verilen içsel cevap olumsuzlaştığında, mesele cebin ötesine geçer; meşruiyet bilinçdışında çözülmeye başlar.

Tam bu noktada psikanalitik bir okuma zorunlu hale gelir. Jacques Lacan’ın kavramsallaştırmasıyla ifade edersek, Türkiye bugün “bölünmüş özne” konumundadır. Bir tarafta “güçlü ülke” imgesi, diğer tarafta sert bir gerçeklik. İmgesel ile gerçek arasındaki bu uyumsuzluk, kaçınılmaz olarak gerilim üretir. Çünkü özne, kendisine anlatılanla yaşadığı arasındaki farkı hisseder. Bu fark büyüdükçe, tatminsizlik de derinleşir.

Slavoj Žižek’in çerçevesiyle bakıldığında ise mesele daha da netleşir: Toplumun “Büyük Öteki”si, yani düzenin kendisi, artık mutlak bir güven üretmemektedir. İnsanlar kurallara değil, duruma göre pozisyon alıyor; kurumlara olan inanç yerini pragmatik bir alışkanlığa bırakıyor. Bu durum açık bir kopuş değildir; daha tehlikeli olanıdır: sessiz bir çözülme.

Sokakta artan şiddet, bu çözülmenin dışa vurumudur. Bu olayları yalnızca asayiş başlığı altında okumak yüzeysel kalır. Tanınmayan özne, kendini görünür kılmak için sınır ihlal eder. Şiddet, burada bir amaç değil; bir çağrıdır. “Beni gör” diyen bir sistem içi çığlık.

Bu tabloyu doğru okumak gerekir. Çünkü burada yaşanan şey bir kriz değil, bir eşiktir. Devletin büyüme anlatısı ile toplumun yaşantısı arasındaki mesafe açıldıkça, sistem kendi iç tutarlılığını kaybeder. Bu kayıp, ani bir çöküş üretmez; daha sinsi ilerler. Sinyalini sinizmde, güvensizlikte ve gündelik hayattaki sertleşmede verir.

Cevap, büyüklük iddiasını artırmakta değil, yön duygusunu yeniden kurmaktadır. Öncelik sıralaması değişmek zorundadır:

Önce gerçeklik kabul edilecek

Sonra gündelik hayat stabilize edilecek

En son büyük anlatı kurulacaktır

Bu tersine çevrilmediği sürece, her başarı anlatısı toplumda karşılık bulmak yerine direnç üretir.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir hikâye değil; mevcut hikâyenin zemine indirilmesidir. Çünkü devlet bir vitrin değil, yaşayan bir yapıdır. O yapının taşıyıcısı ise soyut güç unsurları değil, somut olarak yaşayan insandır.

Eğer özne daralırsa, devlet büyüyemez. Eğer toplum yorulursa, güç sürdürülemez.

Ve eğer gerçek ile anlatı arasındaki mesafe kapanmazsa, en büyük başarı bile bir süre sonra yalnızca bir yankıdan ibaret kalır.


© Yeniçağ