menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Uluslararası Endekslerde AKP’nin 23 Yıllık Karnesi

39 0
19.08.2026

14 Ağustos 2026 tarihinde 25. kuruluş yılını kutlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Kasım 2002’den beri yaklaşık 23 yılı aşkın bir süredir iktidarda.

Toptancı bir bakışla, 25 yıllık bir partinin 23 yıl boyunca tek başına yürüttüğü iktidarını korumasının ve oy oranını yüzde 25-30 bandında tutabilmesinin kendi içinde bir başarı olduğu söylenebilir. Üstelik bu süre zarfında; 2008 küresel finans krizini, Gezi İsyanını, 2013-2015 Kürt Sorununda yeniden savaş konseptine dönüşü, 15 Temmuz askeri darbe girişimini ve ardından ilan edilen OHAL’i, 2018 döviz krizini, 2020-2021 Covid-19 pandemisini ve 6 Şubat depremlerini yaşamış olan ülkenin yönetiminde bulunan bir siyasal partinin hala iktidarda ve bugün itibarıyla en büyük oy oranına sahip ikinci parti konumunda olması, sosyolojik, ekonomik ve politik açılardan incelenmesi gereken bir husus.

Dış destek ve lehte iç koşullar

Kuşkusuz bu gelişimde, ilk 10 yıldaki dış konjonktürün (özellikle de bol ve ucuz dış kaynak ve sınırsız ekonomik ve politik dış destek biçimindeki) ve içerde muhalefet partilerinin zayıflığının ve toplumun önüne gerçekçi bir alternatif koyamamalarının etkisi var. Oy oranını koruma konusunda bir diğer etken de AKP’nin bazı büyük sermaye gruplarıyla, cemaatlerle ve ABD başta olmak üzere emperyal güçlerle yeni ittifaklar oluşturabilmesi.

Bu 25 yıllık süreçte AKP devletin kontrolünü eline geçirerek devlet partisi haline gelirken, bu gücü kullanarak kendine bağlı büyük sermaye grupları yaratmasını da bildi. (Her il ve ilçe parti yönetiminde neredeyse en az bir müteahhidin bulunması ise tesadüf değil).

AKP’nin asıl başarısı toplumsal zenginlik yanılsaması yaratabilmesi

Bir de bunlara, ülkenin topyekûn değişen çehresi eklendiğinde; yani beton yığınına dönseler de devasa inşaatlarla büyüyen neo-liberal kentler, dev şehir hastaneleri, duble yollar, havalimanları ve enerji santralleri gibi alt yapı projeleri, savunma sanayi sektöründeki gelişme (İHA ve SİHA’lar), büyük ve görkemli camiler, millet bahçeleri, lüks konutlar, plazalar, alışveriş merkezleri gibi göz alıcı, bir o kadar da zenginlik yanılsamasına neden olan yapılaşma dahil edildiğinde, AKP’nin nasıl ayakta kalabildiği anlaşılıyor.

Nitekim, iktidar yandaşı medya bu göze ve duygulara hitap eden şeyleri ön plana çıkararak büyük başarı hikayeleri yazdı ve yazmaya devam ediyor. Bu başarı hikayelerinin asıl kazananının; iktidardaki oligarşi, yandaş sermaye ve yeni türedi zenginler olduğu gizlenerek, toplumsal refahtaki artışmış gibi sunulması ise asıl başarıyı oluşturuyor.

Ancak mızrak artık çuvala sığmıyor!

Diğer taraftan, AKP’lilerin ve iktidar medyasının artık gizlemekte zorlandıkları öyle gerçekler var ki bunlar bu başarı hikayelerini büyük bir “başarısızlık” ya da “toplumsal yıkım” hikayesi ne dönüştürüyor.

Öncelikle,2002-2025 arasında Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki payı geriledi

2002 yılında yüzde 1’i aşan bu pay 2026’da binde 8’e düştü.  Yani dünya ekonomisi ortalama olarak, AKP dönemindeki Türkiye ekonomisinden daha hızlı büyüdü. Buna paralel olarak, ülkedeki toplam servet ve kişi başı net servet düzeyi yüzde 41,3 oranında azaldı. Yani topyekûn olarak, ülke zenginliğinde önemli bir gerileme var. (Ancak bu durum herkes için aynı değil).

Bu gelişmelerin sonucunda Türkiye, Küresel Refah Endeksi’nde 167 ülke arasında (100 puan üzerinden 56 puan ile), 167 ülke içinde ancak 93. sırada yer alabildi.

Kârlılık sorunu giderek derinleşti, yeni bir ekonomik kriz kapıda

Türkiye’de yüksek enflasyon sürerken, özellikle de son 10 yıldır, ekonomik büyüme yavaşladı. Cılız büyüme, harcamalar yönünden; esas olarak hane halkı tüketimi ve devletin tüketimiyle sağlandı, buna karşılık yatırımlardaki artış çok sınırlı kaldı. Üretim açısından, sanayi üretimi (özellikle de imalat sanayi) net bir küçülme yaşıyor.

İmalat sanayindeki gerilemenin ardında azalan kârlılık sorunu var. Çünkü yeterli kârlılık yeni yatırımların, dolayısıyla da ekonomik büyümenin temelidir. Oysa enflasyonla mücadele gerekçesiyle alınan önlemler ve talepte yaşanan daralmanın etkisiyle sanayide ciddi bir düşük kârlılık krizi yaşanıyor.

İSO 500 genelinde son 10 yılda yüzde 63’lük bir kayıpla özsermaye kârlılığı yüzde 16,2’den yüzde 6’ya indi. Yani 10 yıl önce yatırdığı her 100 TL’lik öz sermayeye karşılık 16,2 TL kâr elde eden sanayicinin getirisi bugün 6 TL’ye indi, Tüm kârlılık göstergeleri 10 yıllık ortalamaların altında kalırken, borçların özkaynaklara oranının yüzde 107,5’e yükseldiği sanayi sektörü, kazancının yüzde 87’sini faiz ödemeleri için kullandı çünkü yüksek kredi faizleri yüzünden sanayicilerin finansman maliyeti giderek arttı.

Türkiye dünyanın en yüksek faiz ödeyen ülkelerinin başlarında yer alıyor

Türkiye yüzde 35,5 seviyesindeki “Politika Faiz Oranı” ile Venezuela ve Arjantin gibi ülkelerle birlikte, dünyanın en yüksek merkez bankası faiz oranlarına sahip ülke konumunda. (Bu oran 2002 yılında yüzde 44 idi).

TL’deki devasa değer kaybı

2002 yılı sonunda 1 ABD doları 1,63 TL değerindeyken, 2026 yılı ağustos ayında 48,00 TL oldu. Yani 23 yıllık AKP iktidarları döneminde TL, ABD doları karşısında 29 kattan fazla bir değer kaybına uğradı. Dünyada bu yılın başından bu yana dolar karşısından en fazla değer kaybeden para birimlerinin başında Arjantin Pezosu (yüzde 18,9) ve ikinci olarak Türk Lirası geliyor. TL’deki değer kaybı sadece bu 7 ayda yüzde 14,6 oldu.

Kişi başı gelir son 2 yıla kadar reel olarak düştü

Kişi başı gelir her ne kadar 2025 yılında 18,000 doların üzerinde açıklanmış olsa da bu konudaki ayrıntılar çok önemli. Zira 2013-2023 dönemini kapsayan 10 yılda kişi başı gelir düşerek 2013 yılındaki 12,500 doların dahi altına düştü. Bu gerilemede en büyük etken, Gezi İsyanı, Kürt Sorununda savaşçı politikalara dönüş ve askeri darbe girişimiydi. 2025 rakamına gelince; ülkede izlenen kur politikası bir süredir döviz kurunu baskılamaya dönük olduğundan, gerçek döviz fiyatı olduğundan daha düşük gösteriliyor. Bu da kişi başı gelir rakamını sanal biçimde yükseltiyor. Yani gerçekte kişi başı gelir 18.000 doların altında. Bu da ortalama rakamlara göre bile Türkiye toplumunun refahının, özellikle de son 10 yıldır, ciddi biçimde azaldığını gösteriyor.

Emekçilerin milli gelirden aldığı pay geriledi, gelir ve servet dağılımı daha da bozuldu

Kişi başına gelirin büyüklüğü ya da düşüklüğü, bu gelirin sosyal sınıflar arasında nasıl dağıldığıyla anlamlı hale gelir. Yani bu gelir eşit ya da adil dağılmıyorsa, ne denli büyük olursa olsun toplumun refahını artırmaz.

Nitekim Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik nüfus, milli gelirin yüzde 48’inden fazlasına sahip........

© Yeni Yaşam