menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bahçeli’nin Kürtlere teklifi: ‘Verilenle yetinin’

19 0
14.01.2026

Devlet Bahçeli’nin son grup konuşmasında Halep’teki kıyam karşısında takındığı önemsemezlik ve “oh olsunculuk” tek kelimeyle ürperticiydi. İbretle görüyoruz ki, Türk devletçiliğinin maneviyat ve zihniyetinde Kürtlerin varlık ve hakları kapsamında 2014 Kobanê direnişinden bu yana, zerre kadar ilerleme olmamış.

Bahçeli üstelik yalnızca Kürt Sorunu merkezli bir iç politika beyanıyla da yetinmedi. Önceki beyanlarıyla bir arada, bizi, bir dünya krizi kurgusu içinde Türkiye’de siyasal alanın yurttaşlar için olabildiğince daraltıldığı, rejimin topluma müdahalelerinin duygu dünyamıza kadar genişletildiği bütünsel bir rejim anlatısına maruz bıraktı.

Bahçeli’nin kurgusunda Trump Amerikası ve Netanyahu İsraili sırf Türkiye’yi dize getirmek maksadıyla dünyayı bir emperyalist kaosa sürüklüyor, Orta Doğu’yu parçalıyorlar. Bu kapsamda Suriye çözülüyor; İran bitiriliyor, İsrail sınırlarımıza yaklaşıyor. İşte bu “ahval ve şerait altında” Türkiye’nin tek seçeneği “terörsüzlük”, disiplin, merkeziyetçilik ve siyasal alanın sıkı denetim altına alınması; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin takviyesidir.

Tarih dışı bir okumayla değerlendirildiğinde bu anlatı gerçekçi, hatta “soğukkanlı” bir jeopolitik bir tahlilmişçesine yutulmaya müsait. Ne var ki, MHP’de uçlaşan “Türk milliyetçiliği” geleneğinin son 75 yıl boyunca -ikinci dünya savaşı günlerinde ve tek parti devrinde, iki kutuplu dünyanın NATO’cu çok partili düzende, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de askeri cezaevinde, Kürtlerle savaşta, Sovyetler Birliği sonrasının çok kutuplu ve/veya tek kutuplu dünya sürecinde- hep aynı totaliter reçeteyi dayatmasına bakılınca dünya devamlı değişse de Bahçeli ve MHP’nin önerisi hiç değişmiyor: Devletin bekası!

Bahçeli’nin anlatısında Trump Amerikası ve Netanyahu İsrailinin, uluslararası hukuku yıkan, onun temelini oluşturan devletleri parçalayan başat aktörler olarak resmedilmesi doğru bir teşhis olsa da bu kaosla çıkagelen seçenekler arasında halkların, toplumsal hareketlerin ve yerel siyasal öznelerin meşruiyet kazanabilmesi olasılığını tamamen dışlıyor. Bu perspektifte kaos asla imkân değil, yalnızca “tehdit” kaynağı. Buradan elbette rasyonel bir değerlendirme değil, bir fikri sabit çıkar: Her derde deva totalitarizm.

Bahçeli ve Erdoğan için Suriye bağlamında bu fikri sabit daha da belirginleşiyor. Bahçeli, Suriye’deki Kürt özgürlük mücadelesinin öz savunma örgütü olan Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) mutlak “İsrail kuklası” ilan ederken, Şam rejimini “meşru muhatap” ve “entegrasyon merkezi” olarak kutsuyor.

Oysa İç Savaş ve sonrasında Suriye, Ankara’nın ABD ile ortaklaşa yürüttüğü “eğit-donat” programlarının da yıkıcı darbeleri altında fiilen çok merkezli, parçalı ve kırılgan bir dengeye sürüklendi. Şam merkezli rejim Ankara tarafından yerle bir edildi. SDG’nin varlığı, “dış güçlerin” manipülasyonunun değil; Suriye devletinin uzun yıllar boyunca Kürtleri siyasal ve hukuki olarak dışlamasının ve onu bilinçli olarak IŞİD ile başbaşa........

© Yeni Yaşam