İşler bitmez, ömür biter
Ölüm haberlerini okuduğumuzda, birbirinden ibretli ölüm hadiseleriyle karşılaşıyoruz. "Nişana giden minibüstekiler kaza geçirip öldü.", "Cenazeden dönerken kazada öldüler", "Motosiklet tutkusu canına mal oldu", "Halı sahada kalp krizi geçirip öldü." Ölüm haberlerini sadece başkalarının başına gelen bir hadise olarak değil de kendimize de bir ihtar olarak okumalıyız. Duyduğumuz, gördüğümüz her ölüm aslında bize de gönderilmiş bir haber hükmündedir. Her cenaze, kendi son yolculuğumuzu hatırlatan sessiz bir ikazdır.
“Falanca ölmüş” dediklerinde hemen "Neden, nasıl ölmüş?" diye sorarız ama sebebi ne olursa olsun hepsi eceldir. Her insan, eceli geldiği zaman ruhunu Azrail Aleyhisselâm’a teslim ederek ölür. Ölüm sebepleri araya konulmuş perdelerdir. Ruhları kabzetmek vazifesi Azrail Aleyhisselâm’a verildiği zaman, Cenab-ı Hakk’a şöyle demiş: "Kulların benden şekva edecekler, bana darılıp küsecekler, beni sevmeyecekler." Cenab-ı Hak da, hikmet lisânıyla onunla kulları arasına sebepler perdesi koyacağını, böylece şikâyetlerin o sebeplere gideceğini söylemiştir.
Ecel geldiğinde insanın dünya ile olan bağı kesilir. Ne yarım kalan işleri tamamlamak için bir müddet daha verilir, ne de "Biraz daha yaşayabilir miyim?" diye sorma imkânı olur. İnsan, bütün dünya işlerini geride bırakarak daha önce hiç gitmediği bir âlemin kapısından içeri girer. Ölüm, bizim "yarın yaparım" dediğimiz, hayaller kurduğumuz bütün zamanların üzerine bir çizgi çeker.
Ben bu satırları yazdıktan, sizler de okuduktan sonra muhtemelen yine dünyevî işlerimize........
