Harikalar diyarında
Bu masal bana hep bizim de harikalar diyarında bulunduğumuzu düşündürür. Arkadaşımız ise tavşan değil de, basiretimiz. Harikalar diyarı ise rüya değil; kudret mu’cizelerinin sergilendiği gerçek bir fuar.
Basiretimizin eline zaman ötesi harika bir kitap verilmiş; Kur’ân. “Mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-i acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm…” açmakta.1
Bir zaman bir havuzda yıkanıp; fevkalâde bir tesir altında kendinden geçip; acaip bir âleme götürülen adam gibiyiz. Öyle bir âlem ki kemal-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir.2
O memlekette, Kur’ân basiretimizin eline bir iman gözlüğü veriyor. Basiretimiz, o gözlükle zamanı heba eden bir tavşan değil aksine bir kartal gibi geniş ve keskin nazarla alışkanlık perdesinin arkasındakileri görebiliyor. Böylece şu diyarın, bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün sanat harikalarının sergisi olarak yaratıldığını anlıyoruz.
O gözlükle her biri kudret mu’cizesi olan harikalara bakıyoruz: Zerrelerle uçsuz bucaksız âlemler; canlılar inşa ediliyor. Bize göz, göğe güneş takılıyor. Sesler âlemine kulakla, çeşitli kokulara burunla, milyonlarca tadlara dil ile ulaşıyoruz ve hakeza…
İşte tohum ve çekirdekler. Toprakla buluşup bitki, ağaç, çiçek ve meyve haline geliyorlar. Kıymetli bir gıda olan zeytin oluyorlar. Zerre gibi çekirdekten kocaman incir ağacı çıkıyor. Çölün ortasında halavetli hurma, kuru üzüm çubuğunda damla damla şurup oluyor. Mevsimler treniyle........
