Haklı olmak mı, kardeşliği korumak mı daha önemli?
Haksızlığa uğradığımızda sabretmek elbette zordur; fakat asıl zor olan, haklı olduğumuzu düşündüğümüz bir meselede nefsimizin sesini susturabilmektir. Çünkü çoğu zaman tartışmaları büyüten, meselenin kendisinden çok, “Ben haklıyım.” duygusudur.
Bediüzzaman Said Nursî, bu konuda önemli bir ölçü ortaya koyar: “Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki, “Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risâle-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibâriyle, dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir” deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ birşey varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.” 1
Bu ifadelerde dikkat çekilen husus, eleştirinin haklı olup olmaması değildir. Asıl mesele, haklı bile olunsa, bu tavrın kardeşlik hukukuna ve ortak hedefe zarar verip vermediğidir. Nefis, haklılığı enaniyetin bir aracı hâline getirebilir; şeytan ise küçük meseleleri büyüterek gönüller arasına mesafe koyabilir. Bu yüzden insan, önce kendi nefsini muhasebeye çekmeli, söylediği sözün ve sergilediği tavrın hizmete mi yoksa enaniyetine mi katkı sağladığını sorgulamalıdır.
Bugün ailede, iş hayatında, sivil toplum kuruluşlarında ve gönüllü hizmetlerde yaşanan birçok kırgınlığın temelinde büyük problemler değil, küçük incinmeler vardır. Bir söz, bir bakış, danışılmadan alınan bir karar veya farklı bir uygulama, nefis devreye girdiğinde güveni sarsabilir. Oysa aynı mesele, anlayış, fedakârlık ve iyi niyetle kısa sürede çözülebilir.
Modern hayat bireyi öne çıkarırken, Risale-i Nur “tesânüd”ü, yani birlik ve dayanışmayı esas alır. Ortak hedef uğruna şahsî beklentileri geri plana koyabilmek, hizmetin en önemli dayanaklarından biridir. Bunun anlamı yanlışları görmezden........
