Vuslata kurban olmak
Şehirlerin o bitmek bilmeyen, yorucu ve mekanik gürültüsü yerini yavaş yavaş tatlı bir telaşa, uhrevi bir sükûnete bıraktı bile. Arefe gününün o kendine has esintisi, çocukluk hatıralarımızdan süzülüp evlerimizin içine dolarken, aslında bizi unuttuğumuz bir asaletle, yani kendi özümüzle yeniden tanıştırıyor.
Takvim yapraklarında sıradan bir gün yahut bir tatil fırsatı değil; dağılan dikkatimizi toplamak, katılaşan kalplerimizi yumuşatmak ve sökülen toplumsal bağlarımızı yeniden dokumak için verilmiş ilahi bir mola.
Kurban, kelime kökü itibarıyla 'yakınlaşmak' demektir. Bu eylem zahirde bir koçun kurban edilmesinden ibaret görünse de ehl-i irfan için bâtında, nefsin dünyevi arzularıyla yüzleşip onları Yaradan'ın rızası uğruna feda etmek anlamını taşır.
Hazreti Mevlânâ, bu derin hakikati o muazzam üslubuyla şöyle özetler: "Nefis öküzünü kurban edebilirsen, ayağını gökyüzünün başına basabilirsin." Yani asıl mesele, içimizdeki o doymak bilmeyen 'ben'liği, kibri, dünyaya nimetlerine olan marazi tutkunluğumuzu feda edebilmektir. Yarın sabah teşrik tekbirleri getirilirken, aslında nefsin tasallutundan kurtuluşumuzu ve Hakk'a teslim oluşumuzu ilan edeceğiz .
Zira kurban olmak, Ehl-i İrfanın penceresinden bakıldığında bir yok oluş, bir tükeniş yahut kaybediş değildir. Aksine, fani olanı terk edip asıl varlığa karışarak sonsuzluk deryasında yücelmek, en yüce mertebede yeniden var olmaktır. Bıçağın altına yatırılan kendi bencilliğimiz, hırslarımız,........
